ALPER TURGUT

 

Film eleştirilerini okumam, belki kendim de yazdığım için, belki de kafamı karıştırmamak için… Ancak arada önüme düşer, bir bakarım, işte kamera açıları, ne bileyim birkaç sinema terimi, sonra alt ve üst metin arama ve bulma denemeleri… Dur! Henüz bitmedi. Derinlikli, incelikli şeyler söyleme telaşı, yönetmenin külliyatını didikleme ve sonra hepsini bize yükleme çabası, yahu ben çok bilgiliyim, çok ilgiliyim kanırtması… Yönetmeni başka yönetmenlerle, filmi başka filmlerle tartma algısı (Güzelim seyirlik Mulholland Çıkmazı’ndan “Mulholland Drive – 2001” sonra, David Lynch Usta’ya, yapıtınızda şunu bunu anlatıyorsunuz, bik bik demişler, öyle mi demiş, hiç farkında değilim, pek bir şey anlatmak istememiştim oysa)… Ağdalı cümleler kurma, büyük büyük laflar etme de cabası… İlla güler geçerim, tonla anlam yükleme derdine girenler, beni eğlendirirler. Basit ve öz, neyse o, misal Sivas filmi ne anlatıyor; elbette taşra sıkıntısını ve büyüme sancısını, görsele de it dalaşını koyuyor, gerçeğin üstene de, duyguyu ve ruhu ekliyor, ucu açık finalle de filmi bağlıyor, daha ne olsun, üstelik sana düşünme payı da bırakıyor.

 

Memleket sinemasının 100. yaşında, vasat film bombardımanına uğramışken, Kaan Müjdeci’nin çektiği Sivas filmi, ilaç gibi geldi. Ha! Yaramıza derman olmadı, yara büyüktür, daha çok iyi filmler gerekir, öyle tek tük ile olmaz bu işler. Neyse… Üstelik bu bir ilk film ve yönetenin hakkını verelim. Yapıtın hataları yok mu, haliyle var, ancak dedik ya ilk film, ikinci filmde külahları değişelim.

 

Kaan, filmini, canımız ciğerimiz Neşet Ertaş’a adamış, iyi düşünmüş, güzel etmiş. Zamanın resmen durduğu, can sıkıntısının bile, çok bunalmaktan unutulduğu bozkırda film çekeceksen şayet, ustayı asla unutmayacaksın. Lakırdıya son verip, mevzuya geçeyim, içeride ve dışarıda ödüller kucaklayan Sivas, bir çocukla bir köpeğin dostluk hikâyesi… Kangal cinsi, dövüş köpeği Çakır, Sivas adlı köpeği çok iyi canlandırmış, şaka yapmıyorum, kurmaca bir filmde, bir hayvanı oynatmak ve istediğin performansı ve randımanı almak kolay mı, değil! O vakit, ödüllerden ilki Çakır’a gidiyor. Aslan karakterine can veren Doğan İzci, Cihangir’e konuşlanan, okullu, deneyimli pek çok yetişkin oyuncudan daha iyiyse, samimiyse, gerçekçiyse ve bir filmi alıp götürüyorsa, elbette ona da ödül gider. Filmi bırak, sadece Doğan’ın gözleriyle, Çakır’ın gözleri olsun, bıkmadan, usanmadan izlerim.

 

Bizim ilkokul öğrencisi kahramanız Aslan, sınıf arkadaşı güzel Ayşe’ye yanıktır. Sonra bir gün, nasıl bir müfredat ise bu, çocukların Pamuk Prenses ve 7 Cüceler oyununa hayat vermesini buyurur Milli Eğitim… Eee Ayşe, haliyle prenses olur, daha cüsseli Osman da prens. Aslan’a cüce olmak kalmıştır, lakin o bunu yediremez, prens olmak ister. Prens olamıyorsam, cüce de olmam der, hayata postasını koyar. Sonra yaşlı ve yaralı bir at kaybolur, çocuk kendini bulur. Büyümek çağı başlamıştır artık! Masumiyet gider, suçluluk hissi gelir. Ardından Sivas girer kadraja, kendisi gibi cevval ve yiğit bir köpekle, it dalaşına tutuşur ve seveni olmadığı için yenilir. Sahipleri öldü diye bırakınca, Aslan imdada yetişir, Sivas’a yoldaş olur. Artık Sivas’ın büyük bir amacı vardır, yaşamak için gayesi vardır. Yaralarını sarar, yeni bir dövüş kovalar. Aslan’ın, bizim kentli akranları, şimdilerde betonda büyümekle, güven ve huzur içinde semirmek ve serpilmekle meşgul! Taşra öyle mi ya? Köy yerinde, gündelik yaşam daha sert, güçlü olan kazanıyor, yenilene sırt çevriliyor, galip çok seviliyor. Yoksulluk, yoksunluk, sıkışmışlık, gerçeğinde büyümek, mecburiyetlerin dayatmasında ayakta kalmak, sürekli hayatın sillesini yemek, kolay iş değildir, kararlı olmak ve yere sağlam basmak gerekir, kaçacak yer yoksa eğer, savaşmak da gerekir.

 

Not: Köpek dövüşü, şiddet döngüsü gibi tartışmalara hiç girmedim, filmi değerlendirdim, yönetmenle, hayvan severler arasındaki tartışma başka bir mecra, bekleyelim, kendi aralarında çözsünler.

 

Cinedergi için yazılmıştır.