ALPER TURGUT

 

Süt barında takılan genç lağım köpekleri, bu gece yine ve yeniden kuduracak, uyuşturuculu, pardon uyarıcı sütle kafayı bulacak ve hep birlikte yaşlılara ve kadınlara saldıracak. Meşhur ve absürt “Otomatik Portakal”, işte böyle başlar. Baskı altında makineleşen ve otomatiğe bağlayan insan, tıkır tıkır işler, her türlü pisliğe meyil gösterir. Meseleyi şöyle anlatalım; insanın egosu, nefret-kin-intikam sevdası ve vahşi doğası varken, bir araya gelerek oluşturdukları toplum da haliyle azgın, kızgın ve şiddete yatkındır. Vahşet ve dehşet öykülerimiz hiç bitmez. En güzel şeyleri, yozlaştırma, kirletme, mahvetme konusundaki üstün yeteneğimiz, bizim en acıklı hikayemiz, dram ve travmamızdır. İnsan olma hasletimiz noksansa, vicdan ve ortak bilinç hasretimiz vardır. Yoksa koskoca insanlık tarihinin, neredeyse tamamının savaşlarla geçmesinin başkaca bir açıklaması yoktur. Homo homini lupus diyor eski abiler buna, yani insan insanın kurdudur. Affedersiniz, lakin nah kurdudur. Düşünür Sartre, eylem adamı Che için çağımızın en eksiksiz, en tam, en mükemmel insanı der. Che ise devrimin, ancak ‘yeni insan’ yaratılabildiği an gerçekleşeceğini söyler. Evet, bir şeyler için savaşmaya hazır insanlar yerine, her şeyi paylaşmaya hazır insanın inşası, geleceğin biricik düşüdür. İnsan, insanın kurdu filan değildir, özetle… Tamam, kapitalist, narsist, egoist ezber bunda ısrar eder, ama başka bir dünya mümkün diyenler, birbirlerinin olsa olsa yoldaşı, yol arkadaşıdır.

 

Otomatik Portakal, harbiden zor bir eserdir, herkesin anlaması, kavraması haliyle beklenemez. Önce Anthony Burgess’in bu müthiş kitabını (A Clockwork Orange) okuyup, ardından sinemanın dehası Stanley Kubrick’in çektiği filmi izleyince, ancak taşlar yerli yerine oturur, ifade bariz belirginleşir. Antony Burgess, kitabında mevzuyu kısaca şöyle anlatır; “Tüm hayvanların en zekisi, iyiliğin ne demek olduğunu bilen insanoğluna bir baskı yöntemi uygulayarak onu otomatik işleyen bir makine haline getirenlere kılıç kadar keskin olan kalemimle saldırmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum.” Her sistem, özgürlüğün düşmanı gibi hareket eder, beyin yıkamaya çalışır, kitlelerini uyutmanın veya onları kamplaştırmanın, savaştırmanın peşine düşer… Anti-kahramanımız Alex (Malcolm McDowell) ve onun küçük sokak çetesi, ahlaki değerlerin yıkıldığı, iyi ve kötünün birbirine karıştığı bir toplumda, resmen terör estirirler. Karikatürize karakterlerin yarattığı karikatürize şiddet, aslında toplumun değer ve yargılarını karikatürize etmektedir. Alaycı ve dalgacı Alex, en az kendisini kadar acımasız ve egoist arkadaşlarıyla ters düşünce, onların ihbarıyla yakayı ele verir. Kamu da, onu işkenceyle düzeltmek ister, topluma yeniden katmak için… Suçluyu, suç işleyerek, tedavi etmek… Bu büyük bir ironi ve hicivdir, asri zamanlar toplumuna giydirmedir, en nihayetinde…

 

Sinema tarihinin en ayrıksı ve özgün yönetmenlerinden olan Stanley Kubrick, 1971 senesinde çektiği Otomatik Portakal, aradan geçen 43 yıla rağmen, hala güncelliğini koruyan, üstünde tartışılan ve konuşulan bir kült-klasik eserdir, hiç kuşkusuz. Metin, alt metin, üst metin derken, elbette böylesi bir hayati meseleye çözüm getirmez. Beklentimiz de bu değildir, roman ve sinema projesi, elbette psikolojik, sosyolojik, ekonomik ve kültürel dertleri ortadan kaldırmaz, lakin sayesinde tüm bunları akılda tutarız veya yeni yollar aramak için kafa yorarız. Aradan geçen onca zaman ve değişen dünya düzeni, filmin değerini düşürmediği gibi, şiddetin gelişen teknolojiyle daha da görünür hale gelmesi, yapımın önemini arttırmıştır. Popüler kültürle de kucaklaşmasını bilen Otomatik Portakal, etkisiyle, tepkisiyle ölümsüz bir yapıttır ve geleceğe taşınmıştır.

 

Modern dünya, değişim sancılarını beraberinde getirir, bireyin ve toplumun özgürlük sınırları, baskı, zor ve şiddetle zorlanır ve sınanır. Kara mizah ile izah edilmeye çabalanır her şey, sorular ve sorunlar peşi sıra gelir, tarihsiz ve talihsiz bir dönemdir bu, yaşlıları ve kadınları istismar eden, teşhirci, tecavüzcü ve yarı deli bir yeniyetme çağıdır. İnsan ve insanlık için ütopya değil, haliyle distopya’dır. Şiddet suçu, suç cezayı doğurur. Devlet, kendi varlığını korumak ve mekanizmasını hep işler kılmak için, asi insana ve özgür yaşama karşıdır. Evet, Alex, büyük yanlış yapmıştır, devletin terörüne değil, kendince anarşist öğeler taşıyan şiddete yönelmiştir. Devlet, gel bana biat et, sonra şiddet sana yasal olsun der, şirretlik benim tekelimde diye de ekler.

 

Cezaevine düşen Alex, siyesi idarenin başlattığı, “Suçluları Yeniden Topluma Kazandırma” programına denek olarak seçilir. O artık bir kobaydır, mağrur iken mağdur olmuştur. Hapiste süt dökmüş kediye dönen bizim eleman, yeni uslu çocuk haliyle, idarecilerin, dinle ilgilenmesiyle de rahibin sempatisini kazanır. Alex’in eline kolunu bağlayan, gözlerini iğnelerle açık bırakan program, tüm şiddet görüntülerini, ona zorla izletir. Alex’in hayatında en önemsediği ve saygı duyduğu şeyin Beethoven olduğunu fark eden egemen, usta bestecinin senfonisini de programa katar.

 

Program sayesinde şiddetten ve cinsellikten soğuyan Alex, kıvama gelince sokağa salınır. Lakin hiçbir şey aynı değildir artık, zaman geçmiş, her şey dönüşmüş veya yeni bir kabın şeklini almıştır. Ailesi, eski arkadaşları ona sırt çevirmiştir. Alex, dövdüğü insanların, dayağını yemeye başlar. Şiddet geçmemiş, yok olmamış, sadece el değiştirmiştir. Asıl şiddet, gaddar devletindir, bunun meşru olarak görülmesi ise bireyin ve toplumun en büyük cezasıdır. Sistem, insanların birbirlerini yemesinden ve kendisine yönelmeyen şiddetten, hep kazançlı çıkar. Mevzu özetle budur.