ALPER TURGUT
Politikanın tanıdık hoyratlığıyla sinema dilinin emsalsiz kıvraklığını tek potada eritmek her zaman mümkün değildir. “Siyasi sinema”, her an kaba bir propagandaya dönüşebilir, yakıcı ve yıkıcı bir hal alabilir. Kıssadan hisse; sanatsal ve kalıcı bir zarafeti inşa etmek anlaşılacağı üzere hayli zordur. Bir süre önce meslektaşım Zuhal Aytolun ile birlikte magazine yem olmamış yönetmen ve oyunculara “Türkiye’de ‘siyasi sinema’ ne durumda ve yeni kuşak sinemacılar simge isim Yılmaz Güney’i aşabildi mi?” sorularını yöneltmiştik. Kimi Güney’in çıtasının daha da yükseklere taşındığını, kimi gerilediğimizi, kimi yerimizde saydığımızı ve hatta kimileri de Türkiye’de siyasi sinema diye bir şeyin olmadığını söyledi.

Evet, 12 Eylül Darbesi’nin ardından çekilen bazı filimler ‘politik sinema’ açısından umut vericiydi ancak hep daha iyisinin, bir adım ilerisinin perdeye aktarılması beklendi. Siyasi sinema açısından konu sıkıntısı çekilmeyecek bir tarihe sahip ülkemizde neden yeterince cesur davranılmadığı tartışılıp durdu. Zihinlerimizde hep şu sorular asılı kalıyordu: “Türkiye’de politik içerikli filmler çekilebiliyor mu? Çekilenlere karşı ise gizli bir sansür mü uygulanmaya çalışılıyor?”

12 Eylül Darbesi ve devamında gelen acımasız cunta rejimi, toplumsal hayatı darmadağın edip apolitik kuşaklar yetişmesine neden oldu. Sanırım çoğumuz bu konuda aynı görüşü paylaşıyoruzdur. Fikir, düşün, yazın, sanat, kültür… Cunta karanlığı her ne varsa altını üstüne getirdi, yaktı, yıktı, yasakladı, sürgüne yolladı, sansürledi ve susturdu. Türk sineması da bu amansız fırtınanın ortasında kalakaldı, zaten aksini iddia etmek resmen safdillik olurdu. Tartışmak, eleştirmek, önermek, savunmak mümkün değilken özellikle siyasi sinemadan bahsetmenin hiç âlemi yoktu. O koşullarda politik sinema büyük bir düş idi ve baskıcı düzenin emriyle tozlu raflara kaldırıldı, ister istemez… Yaprak bile kımıldamayan yılların ardından aydınlık beyinli yeni nesil yönetmenler, tüm toplumsal gevşemeye ve yaratıcılıktan yoksun rehavete karşın kollarını sıvadılar. Yeniden silkiniş, ayağa kalkış ikliminde, siyasi film denemeleri de peşi sıra geldi.

Geleceğe umutla bakan, tartışma çeşitliliğinin arttığını savunan ve kendi deyimleriyle elini taşın altına koymaya hazırlananlar, yıllardır dayatılan zehirli apolitikleşme ilacının etkisinden kurtulduğumuzu öne sürüyorlar. Hepsinin ortak kanaati, el değmemiş nice olay ve kişinin bulunduğu bu ülkede konu sıkıntısı çekilmeyeceği yönünde… Demek ki, siyasi sinema adına adımlar atacak cesaret yavaş yerine geliyor. Ancak ve ne yazık ki; kafalarımız hala çok karışık… Dileriz ülkemiz her türden politik sinema yapacak denli özgürleşir ve toplum buna hazır olmayı öğrenir. (Örneğin İspanya’da siyasi filmler festivali yapılıyor)

Politik sinema demişken yelpazenin en geniş halini görmemiz gerekir. Ülkemizin hali ortada, peki dünya ne durumda? Son yıllarda çekilmiş filmleri baz alırsak; “Beşir’le Vals”, “Persepolis”, “Frost/Nixon”, “V for Vendetta”, “Fidel’in Yüzünden”, “50 Ölü Adam”, “Il Divo”, “Ateş ve Citroen”, “Aleksandra”, “Firaaq”, “Bakış Açısı”… Liste uzayıp gidiyor. Mübalağa edelim, sonsuz sayıda film diyelim. Beyazperdeyi politika sosuna bulayan bu filmleri görünce gerçek apaçık ortaya çıkıyor, dünyanın derdi biterse siyasi sinema da biter. Ama dert bitmek nedir bilmiyor, haliyle sinemacılar da derman arıyor.

Biraz eskilere gidelim. Costa Gavras’tan “Ölümsüz” ve “Kayıp” adlı unutulmaz klasikleri, Emile Zola’nın romanından devşirme pek meşhur “Tohum Yeşerince”, Fellini-Rossellini ortaklığında kotarılan “Roma, Açık Şehir”, Vsevolod Pudovkin’in Maksim Gorki’den uyarladığı “Ana”, Mark Semyonoviç Donskoy’dan Gorki’nin ünlü üçlemesi “Çocukluğum”, “Benim Üniversitelerim” ve “Ekmeğimi Kazanırken”… Sonra Elia Kazan’dan Viva Zapata, ardından tarihi kişiliklerden yola çıkan Spartaküs, JFF, Gandhi, Danton, Malcom X… Hitler’in son günlerini anlatan “Çöküş” (Der Untergang), bir itirafçının çarpıcı öyküsü “Kurt” (El Lobo), Japonların, Çinlilere yaptığı mezalimi dillendiren “Nanking Katliamı” konulu yapımlar, adedi bilinmeyen soykırım filmleri ve sinema tarihinin en çarpıcı seyirliklerinden “Gel ve Gör”… Sovyet sinemasından “Dünyayı Sarsan 10 Gün”, “Kronstadt’lıyız”, “St. Petersburg’un Sonu”… Siyasetin sol yüzü İngiliz usta Ken Loach’tan, “Carla’nın Şarkısı” ve “Özgürlük Rüzgarı”… İspanya İç Savaşı’nı masaya yatıran “Libertarias”, “Ülke ve Özgürlük ”, “Ana ve Kurtlar”… (Fırat Sayıcı arkadaşım bu filmleri geçen sayıda çok güzel anlattı, SİYAD üyeliği gerçekleşen meslektaşımı kutluyorum)

Bilcümle savaş filmlerini atlamayalım. Alanı daraltırsak ve misal Bosna Savaşı’na odaklanırsak, pek çok film ile karşılaşırız. Altın Ayı kazanan “Esma’nın Sırrı” ise belki de bunların en tazesi… Ya diğerleri; Milcho Manchevski’nin çemberin asla yuvarlak olmadığını ‘kelimeler’, ‘yüzler’ ve ‘resimler’ ile haykırdığı muhteşem başyapıtı Yağmurdan Önce (Before the Rain), Balkan sinemasının yüz akı ünlü Emir Kusturica’nın acıyla mizahı harmanladığı Yeraltı (Underground) ve sonrasında Bir Mucizedir Yaşamak (Zivot Je Cudo) adlı eserleri, Isabel Coixet’in (Goya ödüllerini toplayan) bir kadın şahsında savaşı resmettiği filmi Sözcüklerin Gizli Yaşamı (La Vida Secreta de las Palabras) ile Ahmed Imamovic’ten tabiri caizse ‘ortaya karışık’ ve kısmen absürd bir deneme Batıya Git (Go West)… Evet, bunlar ilk akla gelenler…

Unutulmamalı, siyaset hayatın her alanında ve istisnasız devinen her yanımızda… Politika umuttur bazen sımsıkı sarmalayan ve bazen de yıkımdır ne yazık ki… Ve gün olur, siyasetin beyazperdeye yansımasıyla (delibozuk propaganda filmleri değil asla) etkisi iç acıtan yapımlar kıt da olsa karşımıza çıkar. Aslında zordur siyasi sinema. Acıyı kurgulamak, kotarmak, yaranmak bela iştir… Özetle emperyalizmin, kapitalizmin, savaşın, işgalin, CIA’nın, işkencenin, tecavüzün ve her türlü melanetin başrolü kaptığı bu yapımlara parantezler açmayı sürdüreceğiz. Politik sinemaya –bu kulvar oldukça geniştir- ileriki aylarda devam ederiz, siyasi filmlerden vereceğimiz örneklerle dosyamızı şimdilik kapatalım. Not; Çıkış noktası politika olup, bir süre sonra raydan çıkanlar başka başka mecralara savrulan filmler de vardır. Siyasete uzak görünüp alt metinlerle en aşağılık ve ırkçı söylemlere sarılanlar da… Kışkırtmadan uzak sanata yakın filmler kuşkusuz önceliğimizdir.

Büyük bir öncü; Potemkin Zırhlısı

Efsanevi “Potemkin Zırhlısı” (Bronenosets Potyomkin / Battleship Potemkin) politik sinemanın, propaganda filmlerinin ve daha da ileri gidecek olursak modern sinemanın öncüsüdür. Lenin, ihtilalın ardından sinemayı devletleştirme kararı alır (1919) ve akabinde Devlet Yüksek Sinema Teknik Okulu’nu kurdurur. (1922). Stalin ise Lenin’in bıraktığı yerden devam eder. Büyük Ekim Devrimi’nin tüm sinemaseverlere hediyesi olan dahi yönetmen Sergei M. Eisenstein, adı geçen başyapıtı tam 84 yıl önce çekti. İşte Stalin’in direktifiyle kotarılan Potemkin Zırhlısı, 1905’te içten içe çürümekte olan çarlık rejimine karşı ayaklanan kahraman denizcilerin öyküsünü anlatır. Film, devrimci propagandayı (Bolşeviklerin ayaklanmanın 20. yıldönümüne saygı ve selam duruşudur) esas alır. O tarihte henüz 27 yaşında olan ve “Grev”den sonra ikinci filmini yönetmenin büyük heyecanını yaşayan Eisenstein, Potemkin Zırhlısı’nın senaryosunu Nina Agadjanova, Nikolay Aseyev ve Sergey Tretyakov ile ortaklaşa yazar. Eisenstein, filmin kolektif bir yapıma dönüşebilmesi için kimsenin öne çıkmasına izin vermez, tam da bu yüzden Potemkin Zırhlısı’nın başrol yerine binlerce gönüllü oyuncusu vardır. Yaratılmak istenen epik bir destandır ve Eisenstein bunu sinemada başaran ilk yönetmendir.

Pek çok otoriteye göre; teknik açıdan devrim niteliği -çağına göre- taşıyan Potemkin Zırhlısı, dünyanın en iyi filmidir. Kimi sinemacılar ise Potemkin Zırhlısı ile ondan 16 yıl sonra çevrilen “Yurttaş Kane”i (Citizen Kane / Orson Welles) önemlilik ve ölümsüzlük konusunda yarıştırırlar. Sinema derslerinde de bu “öncü”yü irdelemek mutlak bir zorunluluk gibidir. Potemkin Zırhlısı ne yazık ki; Hitler’in sağ kolu, Nazi’lerin Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanı Paul Joseph Goebbels’i de derinden etkilemiştir; “Eşi benzeri olmayan şaheser. Bu filmi izleyen insan bir Bolşevik olabilir.” Filmin ana eksenini tamamlayan beş parça şunlardır; “İnsanlar ve solucanlar”, “Limandaki drama”, “Ölümün çekişi”, “Odessa merdivenleri” ve “Filoyla randevu”… Özellikle Odessa merdivenlerinde yaşanan katliam bölümü, sinema tarihinin unutulmazları arasına adını çoktan yazdırmıştır. Ve hatta birçok yönetmen hala ünlü merdiven sahnesine göndermeler yapıp durur. Potemkin Zırhlısı, öte yandan şanssız da bir filmdi. Rusya dâhil pek çok ülkede yasaklandı, sansüre uğradı. Ve bundan beş yıl önce film, hummalı bir çalışmayla yeniden yapılandırıldı.

Eisenstein’in bir diğer politik filmi de, Amerikalı gazeteci John Reed’in, “Dünyayı Sarsan On Gün, adlı ünlü romanından uyarlanan “Ekim” idi. “Yaşasın Meksika” ise Eisenstein’ın “bitmemiş başyapıt”ıdır

Evlatların için ağla ey Arjantin

“Resmi Tarih” (La Historia Oficial), siyasi sinemanın doruklarından… Naif, akılda kalıcı, sarsıcı ve kan dondurucu… .

Cuntalar, Güney Amerika’nın makûs talihi gibidir (ülkemizin kaderi de benzer özellikler taşımaz mı?) ve bu kahredici ve bildik gerçek, hiç kuşkusuz ki; ötelenemeyen tüm acıların, tarifsiz yaraların ve kayıp ruhların yegâne sorumlusudur. Şili cehenneminde yitirilen insanlığın ortak değerleri Salvador Allende ve Victor Jara’ya birer selam çakalım ve asıl konumuz olan Arjantin Cuntası için ayrı bir paragraf açalım. Tarih 24 Mart 1976… Köşe başlarını tutan postallar, bütün renkleri boğan üniformalar ve caddelere kan ağlatan tank paletleri… Hain General Jorge Videla komutasındaki CIA güdümlü ordu, Başbakan İsabel Peron’u devirdi. Bilmeyenlere hatırlatalım; İsabel Peron, en ünlü Arjantinli Juan Domingo Peron’un üçüncü eşidir. İki kez başkanlık yapan eski asker Peron, bir dönem sekreterliğini de üstlenen İsabel ile efsanevi Evita’nın “Eva Peron” hayata erken vedasının ardından evlenmiştir. Madonna, Joan Baez, Sinead O’Connor ve Olivia Newton-John’un seslendirdiği Evita ağıtı “Don’t Cry For Me Argentina” (Benim İçin Ağlama Arjantin) unutulabilir mi?

Darbenin ardından Arjantin genelinde 650 tutuklama merkezi oluşturulur ve 30 bin kişi yaratılan bu hayâsız kan gölünde katledilir. Askeri yönetim, muhalif bellediklerini, sonsuz işkencelerin ardından kargo uçakları ve helikoptere bindirir ve sonra ayaklarına ağırlık bağlayıp -diri veya ölü fark etmez- okyanusa atar. Bizim Cumartesi Anneleri’nin gözyaşlarıyla izlediği Arjantin orijinli politik film “Olimpo Garajı” (Garage Olimpo / 1999) son soluğunu azgın dalgalara bırakanları anlatır. Benzer bir canavarlığın yaşandığı Şili’de suya atılan ve cesedi kıyıya vuran genç ve idealist bir kadın öğretmen için de bir türkü yakılır; “O, denizden geldi”… Darbecilerin, gaddarlıkları bitecek gibi değildir; hamile kadınları işkencede öldürüp, 500’ü aşkın bebeği evlatlık olarak dağıtırlar. Uzun yıllar sonra bu çocuklardan sadece 80 kadarı gerçek aileleri tarafından bulunabildiler. İşte tam da bu yüzden diyoruz ki; sen, yine de metanetini bir kenara bırakma ancak hiç değilse bir kez olsun, en asil evlatların için ağla ey Arjantin.

Gelelim filmimize; Tarih öğretmeni Alicia, ABD’li şirketlere danışmanlık yapan hukukçu kocası Roberto ve beş yaşındaki evlatlık kızları Gaby ile huzur, güven ve zenginlik içerisinde yaşamaktadır. Arjantin darbenin etkisinden gün be sıyrılmaktadır ve Alicia’nın korunaklı ve sırtını gerçeklere döndüğü dünyası da yıkılmak üzeredir. Resmi Tarih, Arjantinli yönetmen Luis Puenzo tarafından 1985 yılında çekildi. Siyasi filmler kategorisinden kısa bir sürede kült filmler listesine girebilen bir etkileyicilik, sanatsal bir işçilik ve yetkinliğe sahip bu yapıt, en iyi yabancı film Oscar’ı dâhil 22 ödül kazandı. Filmin başrollerini Norma Aleandro, Héctor Alterio, Chunchuna Villafañe ve Hugo Arana üstleniyorlar. Yıllar önce Türkiye’de de vizyona giren ve bu sene 12. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nde gösterilen Resmi Tarih’i sakın kaçırmayın (DVD’si Digital Kültür tarafından satılıyor)…

Tutkulu bir kadın aşksız da yaşayamazdı

 

“Rosa Luxemburg” (Die Geduld der Rosa Luxemburg) ise devrim hareketinin kuramcısı ve önderi bir büyük kadının öyküsünü resmeden şiir gibi bir seyirlik. Rosa Luxemburg, eski Çekoslovakya ve Batı Almanya ortak yapımı, 1986 tarihli bilcümle vurucu ve takdire şayan bir eser. Filmin yönetmeni ve senaristi Margarethe von Trotta… Başrolleri sırtlayanlar ise Barbara Sukowa, Daniel Olbrychski ve Otto Sander… 2007’de gerçekleştirilen 2.Uluslararası İşçi Filmleri Festivali’nde gösterilen bu güzide yapıtın, DVD’sini almanızı hararetle öneririm.

Büyük şair Ahmed Arif’in “Suskun” adlı şiirinde selamladığı “Cihanın ilk umudu, ilk sevgilisi ve ilk gerillası Spartaküs”ün” iki bin yıl sonraki takipçisidir Rosa Luxemburg… Spartaküs Birliği’ni birlikte kurduğu ve aynı kaderi paylaştığı yoldaşı ise Karl Liebknecht’dir.

Polonya’da doğan, genç yaşında teorisyenliğe soyunan ve ardından evlenip Almanya’ya yerleşen “Kızıl Rosa”, her zaman bıçak sırtında yürüdü, cezaevlerine düşmek ve yakasını bırakmayan hastalıklar dahi onu yolundan alıkoyamadı. Clara Zetkin, August Bebel, Karl Kautsky ve daha niceleriyle ya dostluk kurdu ya da karşılarına dikildi. Lenin de, zaman zaman ters düştüğü Rosa için – her şeye rağmen – “O, bir kartaldı ve kartal kalacaktır” demiştir. Leo Jogies, Kostja Zetkin, Paul Levi, Hans Diefenbach… O, aşksız da yaşayamadı. Tam 90 yıl önce katledilen kadın, emek, özgürlük ve sosyalizm hareketinin büyük lideri Rosa Luxemburg’u (1871 – 1919), saygıyla anıyoruz.

Provoke edici bir seyirlik

“Açlık” (Hunger), zorlayıcı olduğu oranda sarsıcı, etkileyici, provoke edici ve akılda kalıcı bir seyirlik… İngiliz işgaline karşı Kuzey İrlanda’nın mazlum halkının onurlu ayaklanması ve devamında bu isyanı simgeleyen gencecik Bobby Sands’in açlık greviyle sonlanan destansı öyküsü…

Açlık’ı, 40 yaşındaki siyahî İngiliz yönetmen Steve McQueen (tam 29 yıl önce 50 yaşında hayatını kaybeden efsanevi aktörle alakası yok, sadece isim benzerliği) çekti. Filmin senaryosu Steve McQueen ve Enda Walsh’e ait. Açlık’ın başrolünde, babası Alman, annesi ise Kuzey İrlandalı olan yetenekli aktör Michael Fassbender var. Açlık’ta canlandırdığı Bobby Sands ile mükemmel bir iş çıkaran Fassbender’i sinemaseverler, “300” ve “Angel” adlı yapımlardan hatırlayabilirler. Yıldızı giderek parlayan Fassbender’i yakında Quentin Tarantino’nun son filmi “Inglourious Basterds”da izleyeceğiz. Filmin diğer önemli rollerini ise Liam Cunningham, Stuart Graham, Helena Bereen ve Larry Cowan üstlenmişler. Açlık, Cannes’da en iyi ilk filmin karşılığı olarak “Altın Kamera”yı kazandı ve çeşitli festivallerden 28 ödülle döndü.

“Açlık grevi eyleminde yaşamını yitiren İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA) önderi ve İngiliz parlamentosu milletvekili Bobby Sands’ın son günlerini kurgulayan yapım, gıdasını politikadan alsa da kendisine bildik siyasi filmlerden ayrı duran bir kulvar seçmiş. İşkenceci sadist gardiyanlara ve zulme uğrayan siyasi mahkûmlara eşit oranda yaklaştığı için suçlanılabileceği ince bir çizgide yürüyen film, gerçeklik ve enformasyon kaygısı da taşımıyor. Sinema tarihine geçmeye aday 18 dakikalık kesintisiz bir plan, işkence sahneleri, duvarları bokla sıvanan hücreler, anüs kontrolü, eriyen bedenler, İngiliz hükümetinin “Demir Leydi” lakaplı Başbakanı Margaret Thatcher’ın metalik sesi… Açlık’ın hazmı zor ve yarattığı etki sersemletici… Tek kelimeyle; kışkırtıcı… Sands ve yoldaşları, 1996 Eylül’ünde ülkemizde gösterime giren “O da Bir Ana”dan (Some Mother’s Son) yaklaşık 13 yıl sonra tekrar aramızdalar. O da bir Ana (Oscar’lı yıldız Helen Mirren ve İrlandalı muhteşem aktris Fionnula Flanagan’ın büyüleyici oyunculukları unutulmazdı), işgal altında sokakları tutuşan ve yüreği içerdekilerle bir atan Kuzey İrlanda’yı anlatıyordu, Açlık ise neredeyse diyalogsuz bir şekilde korkuyu, yalnızlığı, özveriyi, nefreti ve büyük inancı resmetmeyi deniyor.

Basiretsiz bir örnek; “Bir Terör Filmi: Der Baader Meinhof”

“Bir Terör Filmi: Der Baader Meinhof” (Der Baader Meinhof Komplex), sol gösterip sağ vuran bir film. Ve tüm görsel cazibesine inat, senaryosu ve inandırıcılığı yerlerde sürünüyor. Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF), Almanya’nın yakın tarihini (1967–1977′) sarsan ve silahlı eylemi devrim yürüyüşünün pusulası ve rotası belleyen bir örgütlenmedir. Bolivya’da Che, Vietnam’da Ho Amca, “kaldırım taşlarının altında kumsal var” diyen Parisli öğrenciler ve ABD’li çiçek çocuklar… Dünya siyasetle yatıp kalkmakta, gençlik sosyalizm düşü kurmakta, sokakların ruhu mutlu yarınlara inanmaktadır.

Filmimize gelecek olursak; İran’ın son şahı Muhammed Rıza Pehlevi ve onun güzelliği dillere destan üçüncü eşi Farah Diba’nın 2 Haziran 1967’deki Almanya ziyaretini protesto eden gençler, polis şiddetine (İstanbul polisine gönderme yapıp orantısız güç mü desek?) maruz kalırlar. Sonra RAF’ın ilk çekirdek kadrosu; Andreas Baader, Ulrike Meinhof, Gudrun Ensslin, Astrid Proll, Holger Meins, Jan Carl Raspe, Irmgard Möller ve diğerleri ortaya çıkar. Federal Cinayet Dairesi Başkanı sinsi ve becerikli Horst Herold ise peşlerine düşmekte gecikmez.

Öncelikle söylememiz gereken yönetmen Uli Edel’in devlet ideolojisinden yana taraf tutan bu filminin (Alman basını, onlara ‘çete’ demişti, Edel ise, serseri, sefil ve salaklardan oluşan vahşiler çetesini daha uygun görmüş sanırım) gösterime girdiği her ülkede tartışma yaratmasıdır. Andreas Baader, katıksız bir kadın düşmanı yani bildiğiniz yarım akıllı bir maço ve sürekli öfke nöbeti içerisinde… Siyasi bir önderden ziyade mahallenin delisine dönüştürülmüş. Gazeteci ve iyi bir hatip olan Ulrike Meinhof, ikircikli davranan sorunlu bir ev kadını kılığında… Edel’e göre o, resmen saftorik ve sıradan bir maceracı… Örgütün kendini geri planda tutan teorisyeni Gudrun Ensslin ise –sıkı durun- teşhirci bir top modele çevrilmiş. İkinci kuşak RAF’çılardan Brigitte Mohnhaupt ve Christian Klar ise devrimcilikle alakası olmayan ve kafaları asla basmayan tipler vasıtasıyla cezalandırılmış.

Eleştirilerimiz bitti mi? Ne gezer… Yoldaşına, “cezaevinde altı yıl erkeksiz kaldım, hadi sevişelim” diyen devrimci bir kadın militan. İçini boşalt, karikatürize et, kullanabildiğin kadar kullan ve at… İşte al sana yeniçağın ikon kültürü… Uzlaşmacılar, hinoğlu hinler, hainler, dönekler, yaptığı eylemi savunamayanlar… Çıplaklar kampı sevdalısı, rock yıldızı özentisi ve marka düşkünü eylemcilerin, bir tek “ille de birey, birey, birey” diye bağırmadıkları kalmış. Onları büyük büyük laflar eden küçük insanlar olarak betimlemek, filmin inandırıcılığını hepten silip götürmüş. Yönetmenin öfkesi o denli yaman ki; RAF üyelerini eğiten Filistinli direnişçiler de “hödük” mertebesindeler… İnançlarından kati suretle ödün vermeyenler ise filmimize göre toplu şekilde intihar ediyorlar. Yazık ve el insaf be!

Başrollerini Martina Gedeck, Moritz Bleibtreu, Johanna Wokalek ve Bruno Ganz’ın paylaştığı Bir Terör Filmi: Der Baader Meinhof, bugüne dek çekilmiş en pahalı Alman filmiymiş. Protesto gösterileri, ABD’yi hedef alan kanlı bombalamalar ve 10 dakikada üç banka soygunu… Tamam, görsellik 10 numara ancak film sırıtıyor ve ortaya halkın gerçek düşmanı RAF’tır gibi bir ucubelik çıkıyor.

27 Ağustos 2009