ALPER TURGUT

 

“Bu Kanı Temizlemeyin!” (Diaz: Don’t Clean Up This Blood – 2012), adında bir film izledim demin, Ali İsmail Korkmaz kardeşim düştü yine aklıma, zaten kötü haberini aldığımız andan beri çıkmıyor ya, neyse, her neyse… Benim, senin, onun, bizim, hepimizin, canını daha çok yakan, yapayalnız kalmasıydı bir masum kuzunun, gecenin karanlığında, kana susayan kurt takımının tam ortasında… Hani üstüne kapanırdık, ya da çekip alırdık, yapamadık. Çaresizlik, ne bela bir illettir, sol yanını inim inim inletir, benzer bir his, Sivas Kıyımı’nı canlı yayında, İstanbul’da televizyon karşısında, seyretmek zorunda kalmışken de vardı, hücreevi operasyonu ayağına, gencecik insanlar, bir adım ötemizde resmi kurşunlarla katledilirken de…

 

Bu film, 2001 yılında Cenova’da 300 bin anti-kapitalistin G8 toplantısını protesto etmesini anlatıyor. İtalyan kolluk kuvvetlerinin bizim yerli meslektaşlarından farkı yok, elbette… Alayının gözü dönmüş. Hırsla, kinle, nefretle, düşmanlıkla saldırıyorlar. Gazıyla, copuyla, tazyikli suyuyla, dememe gerek var mı? Yok! Zengin ülkeleri kınamak kimin haddine, fakirlerin isyanını kanla bastıracaklar nihayetinde… Sonra 23 yaşındaki Carlo Guiliani yaşamından olur, binden fazla insan yaralanır, yüzlerce gösterici gözaltına alınır, Avrupa’nın pek çok ülkesinden gelen gençlerin de aralarında bulunduğu iki yüz kişi tutuklanır.

 

Diaz adındaki bir okul, basının, sosyal forumun, delifişek gençlerin toplanma, sığınma, barınma alanıdır ve güvenlik güçleri, gençleri provoke etme, orayı dağıtma ve şiddetine kılıf bulmak için harekete geçmekte gecikmez. Gençlerin kapılara barikat kurması da onları durduramaz, kaskları, copları ve hiddetleriyle dalarlar içeriye… Sonra yakaladıklarını ölümüne dövmeye başlarlar, kan akar oluk oluk, çığlıklar yankılanır, yalvarmak kar etmez, dik durmak kar etmez, kapanmak kar etmez, coplarlar, tekmelerler, yumruklarlar, kafalarını duvara vururlar, acı artık katlanılmaz hale gelir, çoğu bayılır, kendinden geçmiş gencecik kadınları, saçlarından tutar ve sürükleyerek taşırlar, merdivenden indirirler o halde… Yıldırmak, yaralamak ve hatta öldürmek için vururlar. Gençlerin tek dayanağı aynı acıyı, aynı ağrıyı, aynı sızıyı paylaşmaktır. Kalan son güçleriyle, daha kötü durumdaki arkadaşlarına yardım etmeye çalışırlar.

 

İşte Ali İsmail’in bir başına kalması neden yaktı bizi, onu anlatacağım sahneye geldik. Polisler, ikisi kadın üç kişiyi, öldü sanarak veya bunlar burada gebersin diyerek, boş bir yere atarlar. Koyun koyuna yatar kanlar içindeki üç genç insan, son atılan gözlerini açamaz, kolunu kaldırır ve diğerlerine dokunur, yaşıyor musunuz diye, sonra güçlükle başka bir el kalkar ve diğerine dokunur, evet, hayattayız diyerek…

 

Sonrası bitmeyen işkence seansları, bünyede tahribat, evrakta tahrifat, güvenlik güçlerine, acil devlet koruması, yargının sonsuz memur seviciliği ve klasikleşen zaman aşımı, elbette… Ne kadar bildik, haliyle…

 

Seattle, Washington, Prag, Melbourne, Göteborg, Evian, Davos, Atina, İstanbul, Kahire, Kiev… Kah küreselleşme karşıtı gösteriler, kah bir gencin katledilmesine tepki koyanlar, sokaklara çıkanlar, kah yaşam tarzı için ayaklananlar, ağaç için isyan edenler… Sonra üniformalarıyla karşılarına dikilenler, devletlerin bitmeyen zulmü… Farklı öyküler, benzer görüntüler, bitmiyor, bitmeyecek, başka bir dünya mümkün diyenler, hep olacak.

 

Film sona erdi, kurguyla gerçeğin iç içe geçmesi yüzünden kopamadım, eskiden çektiğim toplumsal olaylara dair fotoğraflara baktım, karşıma çıkan yine eller oldu, eylemcilerin bir olmak için kenetlenen elleri, onları birbirlerinden kopartmak isteyen polis elleri, slogan atanın ağzına kapatan devletin eli, karga tulumba taşınırken bile zafer işareti yapmayı sürdüren isyanın eli… Ali İsmail kardeşim, insanlıktan çıkanların karşısında yapayalnızdı, tutacak bir el bile bulamadı. Şimdi ellerimizin sıkılı yumruklara dönüşmesi, işte tam da bu yüzden…Evet, hepimizin elleri borçlu, Ali İsmail’lere, orda değildik, geç kaldık da bahane değil! Ellerimiz asla unutmamalı, artık hiçbir gencin eli, asla boş kalmamalı…