ALPER TURGUT

 

Şimdi nevi şahsına münhasır kişilik Quentin Tarantino’yu, kimle kapıştırayım veya yarıştırayım, yine bir başka B tipi film sevicisi ve absürt tetikleyicisi Robert Rodriguez ile mi? Bence bu girişim, Quentin’e büyük haksızlık olur. O vakit o dursun, filmleri kapışsın (illa yarışsınlar kafası da iyiymiş), son yapıtı The Hateful Eight, böylesi bir durumda, Jackie Brown ve Ölüm Geçirmez ile birlikte zincirin en zayıf halkasını oluştururlar, ötesi salt bik bik.

 

Tırışka mevzular bunlar diye ahalinin burun kıvırdığı işleri, bir güzel süsleyerek, üstüne kan boca ederek, diyalog manyaklığına çevirerek, iyice çekiştirerek, uzatıp sündürerek, hemen herkese yedirdi mi adam, yedirmek de nedir, ahali adeta kendinden geçerek, hop diye yutuverdi. Afiyet olsun! Derdimiz ne o zaman? Quentin Tarantino’nun filmlerini ya seversiniz, ya da sevmezsiniz. Zaten bu garip türü, beğenmeyen insana, Tarantino’ya dair tüm övgüleri düzseniz de, hiç acımadan methiye bombardımanına tutsanız da, fark etmeyecek, üstelik zorla güzellik olmaz. Tarantino ne çekerse izlerim, bence sorun yok diyen sinemaseverler ne düşünüyor, benim biricik merakım budur. Kendi adıma Rezervuar Köpekleri ve Pulp Fiction’ı ayrı bir yere koyarım, üstüne tartışmam bile, hatta aradan uzun zaman geçmişse, tekrar izlerim ve her defasında severim. Ancak son üç filmi, Soysuzlar Çetesi, Zincirsiz ve The Hateful Eight’i, aradan yıllar geçse de tekrar seyredeceğimi sanmıyorum. Quentinciğim, iyice kendini, ırkçılık meselesine adadı, onları karikatürize ediyor, barıştırıyor, öldürüyor, onlar da insan olabilir diyor, sonra ortak ediyor, ardından yeniden düşmana çeviriyor, öç aldırıyor, intikam, soğuk bir yemektir diyor, kini kanla besliyor, falan filan.

 

Yahu arkadaşım, bu derin, köklü ve karmaşık meseleyi, yüzeysel işlerle çözemezsin, tamam dalga geçiyorsun, mavradasın, eyvallah, lakin bu kadarı kafi, çok fazla üstüne kafa patlatmak, seni de aynı çıkmaza sürükleyebilir. Hem hangi ırkçı, nedamet getirmiş ki, onlar asla pişman olmazlar, gizlenirler, susarlar, zamanını beklerler, o kadar. Tarantino, seni seviyoruz diye, bizdeki primin çok diye, aynı yerde dönüp durma be canım, artık başka mecralara akalım, sayende hep beraber.

 

Film. tam üç saat yedi dakika boyunca, yarım saat süren altı atlı posta arabası yolculuğu girişini saymazsak, kar fırtınası yüzünden tek mekanda geçiyor. Bol kepçe çalçene durumları, ödül avcıları, suçlu, şerif, siyahlar ve beyazlar, Kuzey ve Güney, anti-kahramanlar, yine ve yeniden kölelik belası, eteklerdeki taşı dökme ve elbette hesaplaşma ve Tarantino’nun olmazsa olmazı geri dönüş.  Westerni çok sevdi, besbelli. Son dönemde kovboy işi yapımlar, yeniden revaçta, altıpatları alan, vahşetin çağrısına uyuyor, büyük düzlüklere dönüyor, valla bana uyar.

 

Tek mekan filmlerin kaderidir, haliyle büyük yük, oyuncuların sırtındadır. Samuel L. Jackson, Kurt Russell, Jennifer Jason Leigh, Walton Goggins, Tim Roth, Michael Madsen ve Bruce Dern… Kadro sağlam, sapasağlam… Özellikle Jennifer Jason Leigh, bildiğin döktürüyor, yılın en iyi kadın performanslarından biri bu… Çocuk oyunculuktan, dizi tipi işlerden, John Carpenter ustanın filmleriyle asıl çıkışını yapan ve hayli ünlenen, Tango ve Cash’in Cash’i olarak hatırladığımız Kurt Russell da veriyor coşkuyu, kuşkusuz. Diğer arkadaşlar da, pek geriye düşmeyince, hazmı zor filmin, seyir keyfi çoğalıyor. Özetle; bol kanlı, bol lakırdılı filmler, her bünyeye göre değil, tercih sizlerin…