“Altın Koza”dan sonra “Altın Portakal”a da noktayı koyduk, peş peşe yapılan iki festivalin ardından sinemamız hakkında iki kelam edecek kadar yerli işi film izlemiş olduk. Hatta ve hatta doyduk, kusacak kadar doyduk. Cinedergi’nin Ekim sayısında “Altın Koza’dan umutluyduk, affedersiniz sıçtık. Altın Portakal’dan umudumuz bile yok, artık bez getiririz, bir zahmet. Ön jürinin önüne gelen ve seçilemeyen filmler nasıldı acep? Onları hayal etmekte bile güçlük çekiyorum, gerçekten…” diye yazmıştım. Şimdi Kasım sayısında kaldığımız yerden devam ediyoruz.

“Sıçmak”, “bok”, “kaka” falan filan, bunlar gayet insani şeyler, gökten zembille inmedi, bildiğim kadarıyla yasaklı, günah da değil. Hani festival gösterimlerinin ardından seyirci, filminizde bol küfür vardı, argo kullanmışsınız diye sorar ya yönetmene, hayatta yok değil mi küfür, argo yok. Hepimiz steril ortamlarda yaşadık, arsada kavga etmedik, maça gidip ağız dolusu küfretmedik değil mi? Bırakın sinemayı, yeraltı edebiyatında neler yazılır, okursun veya okumazsın senin bileceğin şey, haklarında dava açılan nice kitap var, yazara, yayıncıya karışmaya başlarsan, tarzına müdahale etmeye kalkarsan sansüre giden yola çıkarsın. Ötesi yok. Yeraltını da geçelim, ana akım edebiyatta yok mu “Sıçmak”, olmaz mı? Var oğlu var.

Bana isnat edilmek istenen, kendimi Neyzen Tevfik veya Can Yücel sanmam konusuna hiç girmeyeyim. Adana Altın Koza Film Festivali’ne gitmişim, memleketimden uzaktayım ama Adanalıyık işte, benim yerime yanıtı Ahmed Arif versin;

“Çukurovam,
Kundağımız, kefen bezimiz
Kanı esmer, yüzü ak.
Sıcağında sabır taşları çatlar,
Çatlamaz ırgadın yüreği.
Dilerse buluttan ak,
Köpükten yumuşak verir pamuğu.
Külhan, kavgacıdır delikanlısı,
Ünlü mahpusanelerinde Anadolumun
En çok Çukurovalılar mahpustur,
Dostuna yarasını gösterir gibi,
Bir salkım söğüde su verir gibi,
Öyle içten
Öyle derin,
Türkü söylemek, küfretmek,
Çukurova yiğidine mahsustur…”

Fevriyim, sivriyim, haklı olduğumu hissedersem ve haksızlığa uğradığımı düşünürsem öfkem var, mücadele etmeye hevesli. Ama asla sinsi değilim, söz ağızdan çıktı mı, dönüşü olmaz. Öncesinde saatlerce düşünürüm, sonra söylerim diyeceğimi, işte o kadar.

Bunun dışında üyesi bulunduğum SİYAD benim adıma özür diledi, festivallerden ve sinema kamuoyundan, burada da büyük bir yanlış anlaşılma var, festivaller pisledi gibi bir şey yazmadım ki ben, sinemamızın sıçtığını söyledim, hatta sıçtılar da değil sıçtık dedim, yani kendimi de kattım, bir eleştirmen olarak, nerede hata yaptığımı, yaptığımızı sorguladım. Neyse…

Yazıdan sonra birçok olumlu ve az sayıda olumsuz tepki aldım. Mantıklı içeren tepkilere sözüm yok, can kulağıyla dinledim, yazı güzel olmuş diyen eleştirmen, yönetmen, oyuncu arkadaşlara da ‘eyvallah’ dedim. (Geçtiğimiz günlerde bir filmin ardından bir gazeteye görüş verdim, karakter çok şımarıktı dedim, sonra genç oyuncunun fanlarından yemediğim hakaret kalmadı, karakter ile oyuncunun kendisini bir tutanlar ne çoktu, işte bazen kendinizi anlatamazsınız, anlattığınızı sanırsınız onlar anlamazlar) Üslup benim üslubum, bu salt beni ve elbette beni okuyanları bağlar. Sorumluluğum onlara bir de internetin özgür ortamında ağdalı olmayan, basit, öz ve halka yakın cümleler kurabilmemize olanak sağlayan editörleredir. Bunun ötesinde kimse benden özür mözür, beklemesin, asla.

SİYAD’ın onursal başkanı Atilla Dorsay’ın “Genç bir eleştirmen arkadaşımızın, hadi adını vereyim, Alper Turgut’un geçenlerde, içerdiği birkaç kaba sözcük nedeniyle bizim camiada bir mini fırtına yaratan sözleri gerçek oldu. Antalya 2011 filmleri tam anlamıyla karaya oturdu” sözlerinin ardından kendisine teşekkür ettim. Ama her şeyden önemlisi ve benim hoşuma giden yegâne şey sonunda “Kral Çıplak” diyenlerin sayısının artması oldu. Günlerdir yerli filmlere ve sinemamıza dair, herkes eteklerindeki taşı döküyor. Jürinin anlamsız kararlarından tutun, dizi estetiği ile çekilen filmlere, öğrenci filmlerinden hallice yapımlara dek herkes bir şeyler anlatıyor. Evet, karartmayalım, beyazperde adı üstünde her şey görünür olsun. Yanlışları bulalım, hataları düzeltelim, olmadı yeniden başlayalım. Sinema bir düştür, bu hayalin bozulması hepimizin canını sıkar, canını yakar.

Peki, bunca film izledim, ne hissettim? Öncelikle özgün olmak gibi bir derdimizin olmadığını fark ettim, istisnalar elbette kaideyi bozmaz ama genel tablo ne yazık ki böyle. Sonra esinlenme konusunu çok abarttığımızı gördüm, haşa kopyalama demeyelim ancak bu şekilde devam edersek oraya da varırız gibi geliyor, korktuğum şey bu. İlk filmlerin yoğunluğu, rüştünü ispat eden yönetmenlerin festivallerden uzak duruşu, başka bir gözlemim… Hem iyi hem de kötü yanları var bu dönüşümün, gençler azimli ve istekli, deneyimlilerin ise hevesi yok. Üstelik jüri kararları onları resmen soğutuyor, haklılık payları var mı? Sonuna kadar. Ana role yardımcı ödülü veren, en iyi film konusunda bizleri hayrete düşüren, mantıklı bir açıklama da yapamayan jürinin kararları, çok tartışıldı, üstünde durmayacağım. Elbette bir kısım insan üzülecek bir kısım insan da sevinecek lakin böyle değil.

Kısa film konusunu fantastik bir şekilde, mucizeye de imza atarak uzun metrajlı kurmacaya çevirebilen cinleri tepemizde toplamayı bu şekilde başarabilen yönetmenlerden, ısrarla öteki çılgınlığı yaşayanlara, deneysel çalışmada ipin ucunu kaçıranlara, ne ararsanız vardı. Dört dörtlük bir yapım ise üzgünüm yoktu. İki festivalden bir tane budur diyebileceğimiz bir film çıkmaz mı? Çıkmazmış. Bir de gözünüzü seveyim şu televizyonun etkisinden kurtulun artık belgeselden uzun metrajlı filme dek her yere sirayet etmiş, zapt eylemiş durumda. Ve öteki patlaması, arkadaşlar bu tarafı çözmeden öteki tarafı anlatmaya yeltenmek biraz tuhaf kaçıyor. Biz geneli, çoğunluğu bile aktarmaktan uzağız, azınlığı bu kafayla nasıl resmedeceğiz? Meramımız olacak, derdimiz olacak, sorunumuz olacak, politik film kesinlikle yapılacak ama böyle komik olmayacak. Umarım.

Cinedergi