ALPER TURGUT

 

Meşhur Akademi Ödülleri, 89 yıl hayat buldu, bunun da 20 senesi Meryl Streep ablamızın adaylığıyla geçti. Yani o, mevzuya en hâkim kişi ve özetle şöyle diyor pek sevgili yetenek abidesi; “Oscar ödüllerinin giderek siyasi kampanyalara dönüşmesini korkutucu buluyorum. Bu gerçekten tatsız… Televizyon reklamlarına da en iyi görüntü, en iyi aktör ve bunun gibi ödüller vermeye başlamaları uzun sürmez.” Lanet televizyonu da, melanet reklamı da bir kenara koyarsak, hani sadede gelirsek, 7. sanatın, kültürel bir etkinlikten ziyade, hoyrat bir propaganda aracına dönüşmesi, bizim büyük sevdamız beyazperdenin, kapkara talihi olsa gerek. Ve bu dönüşüm, öyle ağırdan da almıyor, hızlı mı hızlı, topaç gibi hay maşallah ve sanırım çok eğleniyor zengin keratalar… Ha! Yepyeni, gıcır gıcır, pırıl pırıl bir oyuncak da değil ha, epey uzun bir süredir oynuyor yerkürenin belası egemenler, harbiden hunharca…

Ve gerçekten karikatür gibi bir tipleme olan Donald Trump’a, bunu biz televizyon şovlarıyla büyüttük demeyip, acıklı acıklı feveran ve veryansın edenler, onu iğnelemeyi, ona laf çakmayı, politik bilinç gibi şey ettirenler, şimdilerde kitap yazsınlar diye on milyonlarca doları cebe atan Obamagilleri ise, resmen kutsuyor, her şey tıkırındaymış gibi mutluluk saçıyor, direkt şovlarına katıyorlardı. Ünlü belgeselci Michael Moore’u hatırlayın hele, cumhuriyetçiler iktidardaysa, eleman anında muhalif kesiliyor, aslan gibi kükrüyor, demokratlar gelince koltuğa, sertlik gidiyor, yumuşacık oluyor, dertler bitiyor, kuzular gibi mutlu mesut meliyor. Dünyanın mazlum halkları açısından da, hakeza ABD’nin yoksulları için de, demokrat ile cumhuriyetçi arasında pek bir fark yoktur oysa…

Ah! Tatlı su muhalifleri, sistemle derdi olmayıp, siyasi partilere göre şekil alanlar, refleksini ona göre belirleyenler, siz yok musunuz siz, her yerdesiniz ulan! Bizim memlekette de, benzer kumaştan tiplere rastlarsınız, az da değillerdir, bildiğin kalabalıktırlar, üstelik sinsidir bunlar, ayakkabıya girmiş küçük taş, tekere denk gelen çivi gibidirler, devinime engel olur, hayat enerjisini alır, mücadeleyi söndürür, kısaca usandırırlar ve bıktırırlar her şeyden, inanın. Daha önce de söylemiştim, muhaliflik, bir elbise değildir, mevsime göre değiştiresin, bedel isteyen, gönüllük isteyen, ağır ve kıymetli bir yüktür bu kimlik, ömür boyu taşıyacağın… Ta ki, ezenin ve ezilenin olmadığı, bir dünya kuruluncaya dek…

Oscar töreninin sonundaki skandal, en nihayetinde bir insan hatası, yani olur böyle vakalar. Yaşayanlar üzülür azıcık, izleyenler de, işi dalgaya vurur birazcık, sonraki törene dek unutulur. Asıl skandallar, bilinçli ve kasıtlı seçimlerdir, militarizmi kutsayan filmlere verilen nice ödüller, smokinli, tuvaletli ünlü aktör ve aktrisler tarafından, alkış manyağı edilmediler mi? O meşhur kırmızı halı, belki de rengini, fakir halkların, sivil kurbanların, üstüne bombalar yağan çocukların kanından alıyordur, kim bilir.

 

Geçen sene yine bir Oscar yazısı yazmıştım; “Oscar Emmi, insanın yakasını asla bırakmaz, hakkında konuşulmasını önemser, Sam Amca ile de kankadır zaten bunlar, ABD için, Amerikan Rüyası için çalışır dururlar. Yani savaş rüzgârları eserse, bilin ki, barış filmi çöpe gidecek, siyasi iklim ılımansa, laylaylom bir film kazanacak. Aksini düşünen varsa, bana da anlatsın, belki inanırım. Yoksa dediğim dedik, bildiğim bildik. 1929’da ilk Oscar’ı, bir süre sonra Naziler için propaganda filmleri yapacak olan Alman aktör Emil Jannings kazanmıştı. Hımmm nereye sürükleneceği, ta başından belliymiş değil mi?” Tüm zamanların gişe rekortmeni Avatar gibi çevrecilik iyidir, hoştur, çok tatlıştır filmi yerine, militarizm güzellemesi Ölümcül Tuzak (The Hurt Locker) adlı şeye, altı heykelcik vermek, devasa savaş aygıtına destek değilse nedir? Yıldız oyuncuların, işgalci askerlere, moral aşılamak için görevden kaçmaması, onları eylemek için cephelere koşması, canım sinemanın, gaddarlar için yararlı bir aparata çevrildiğini göstermez mi?
Bana sorarsanız, ödül almaktan ziyade, ödün vermemektir asıl mesele, beyazperdenin tarihine geçen, birçok iyi, ünlü ve yetkin sinemacı var, önemli bölümü de sizlere ömür, Akademi’nin suyuna gitmek, ilgisini çekmek gibi bir dert edinmediler asla! Onlar, filmler çektiler, rol aldılar, ürettiler, sinema aşkına yaşadılar ve ölümsüz eserler bırakarak öldüler. Hep anlatırım, yine söyleyeyim; Woody Allen abimize, gel yine Oscar kazandın (dört Oscar’ı var) demişler; “Beni böyle boş işlerle meşgul etmeyin, film çekiyorum kardeşim…” diye söylenmiş.

Hele hele Beyaz Baretliler adlı, herkesin malumu grubun, Oscar kazanıp, ayakta alkışlanmış olması ise tam bir trajikomedi. Algı mühendisliği çok güzel gelsenize, heyyyyyy manipülasyon var, yeni çıktı, taptaze… Absürtlüğün salt bizim memlekete dair bir şey olmamasına sevinsek mi, üzülsek mi, işte bunu bilemedim. Neyse, her neyse…

Misal bana, eee birader, bunca laf söyledin, ne yapalım, 90. ödül töreni gelmeden, Oscar’ı mı kaldıralım diye sorarlarsa şayet, elbette hayırrrrr derim. Akademi Ödülleri, tüm olumsuz yanlarına rağmen, önemli ve değerli… Çünkü gişe filmlerini, araya sanat yapıtlarını katarak onurlandıran böylesi bir ödülün, muadili yok, ne yazık ki… Oscar olmasa, belki de gişe filmleri, iyice çöp işlere dönüşecek, herkes salacak, serecek, alın bunu çektik, takılın işte denecek. Haliyle Akademi Ödülleri, kötü için bir frendir, iyiye de gazdır, gaz. Avrupa’nın çoğu geleneksel ve büyük festivali, sanat odaklı yapıtları ve bağımsız eserleri ödüllendiriyor. Oscar’ı eşsiz ve özgün kılan şey, yeni dünyanın, eski kıtanın tarzını benimsememiş olmasında yatıyor. Bakın geçmişin, sinema devi ülkeleri Fransa ve İtalya’ya, şimdi ne haldeler? Sinemasever insanlığa, Yeni Dalga ve Yeni Gerçekçilik gibi iki önemli akım hediye eden büyük ve önemli yönetmenlerin mirası ve ruhu, harbiden neredeler? Ülke sinemasında, ekol ve okul haline dönüşmek kadar, bunu korumak, devam ettirmek ve çıtayı yükseltmek de gerekiyor, kıssadan hisse. Son olarak, İran yine ve yeniden kaptı heykelciği, eyyyy memleket sineması, seni sarsmak için daha ne lazım, artık uyanma vaktidir.