ALPER TURGUT

 

Hah! Yine geldi Oscar zımbırtısı, sanatı, modaya kurban eden, sinemayı, propagandaya çeviren tüm çılgınlığıyla. Film eleştirmeninin telefonu pek çalmaz, mevzu Oscar ise hiç susmaz. Kim kazanacak, klasik soru budur, nereden bilelim kim heykeli kucaklayacak, direkt sallamak denir buna, işin özü; tahmin en nihayetinde… İtiraz ve ısrar geliyor devamında, haliyle. Ama sizi takip ediyoruz, genelde tutturuyorsunuz diyorlar, reklamını en iyi yapana baktığımı, ödülleri toplama potansiyelini fark ettiğimi, bahislerde yüksek oranı tutturanı gördüğümü söylüyorum. Ve ekliyorum; meselenin sinemayla alakası yok, çevre ile var, algı ile var, PR ile var. Sen bana en iyisi, aslında kimin kazanması gerekir diye sor, hiç değilse filmler hakkında konuşmuş oluruz.

 

Dünyanın bir bölümü canlı, kalanları da banttan izleyecek, gazetelerde okuyacak, radyolarda dinleyecek. Kaçış yok! Oscar Emmi, insanın yakasını asla bırakmaz, şovu çok sever, hakkında konuşulmasını önemser, Sam Amca ile de kankadır zaten bunlar, ABD için, Amerikan Rüyası için çalışır dururlar. Yani savaş rüzgarları eserse, bilin ki, barış filmi çöpe gidecek, siyasi iklim ılımansa, laylaylom bir film kazanacak. Aksini düşünen varsa, bana da anlatsın, belki inanırım. Yoksa dediğim dedik, bildiğim bildik. 1929’da ilk Oscar’ı, bir süre sonra Naziler için propaganda filmleri yapacak olan Alman aktör Emil Jannings kazanmıştı. Hımmm nereye sürükleneceği, ta başından belliymiş değil mi?

 

Bu sene, en iyi film hangisi olacak, en iyi yönetmen ödülü kime gidecek falan filan, hep fasa fiso. Varsa yoksa altıncı kez aday olan ve tanımsız hırsı yüzünden sanal ayıyla bile kavgı göze alan Leonardo DiCaprio, bu kez büyük arzusuna kavuşacak mı? Alsın artık bir zahmet, hem heykel avcısı Daniel Day-Lewis, dört yıldır filmde oynamamışken, hem de mesele iyice dalgaya ve alaya çevrilmişken, havada kapsın, hatta ödül konuşması bile yapmasın, neme lazım, bir yanlış oldu derler, sıkı sıkı sarılsın ve olay yerinden hızla uzaklaşsın. Benim gönlüm, Trumbo filminde resmen döktüren Bryan Cranston’dan yana ama, ne yapalım, Leonardo, mundar mı olsun, alsın, hayrını görsün. Sanırım beş sene önce Orson Welles’in kızı Beatrice Welles, babasının Yurttaş Kane filmi için kazandığı Oscar’ı açık artırmada 861 bin dolara satmıştı. Paha biçilemez diyorlardı altın heykele, ancak bir karşılığı varmış işte, hani fena para da değil, yoksulu varsıl bile eder. Aman efendim, aklınıza kötü şeyler getirmeyin, DiCaprio’nun bir filmden kazandığı, bunun kaç katı, o yüzden satmaz bence, ikonunu gözü gibi korur. Bana kalsa, ödül almaktan ziyade, ödün vermemektir asıl mesele, birçok iyi, ünlü ve yetkin sinemacı var, bir kısmı sizlere ömür, Akademi’nin ilgisine mazhar olmak gibi niyetleri hiç olmadı. Filmler çektiler, rol aldılar, sinema aşkına yaşadılar, öldüler. Woody Allen abimize, gel yine Oscar kazandın (dört Oscar’ı var) demişler, beni böyle boş işlerle meşgul etmeyin, film çekiyorum kardeşim diye söylenmiş. Sahi aklıma geldi, Walt Disney, kazandığı 22 Oscar’ı ne yapmıştır? Turşusunu kurmamıştır umarım.

 

  1. Akademi Ödülleri, bugün sahiplerini bulacak. Benim gönlüm, gazetecilik filmi, Spotlight’tan yana, ne yalan söyleyeyim. Duvarımda imzalı fotoğrafı asılı olan, çok sevdiğim yönetmen Alejandro González Iñárritu’ya rağmen ve onun her filmini çok beğenmeme (Biutiful bir numaramdır) karşın, Diriliş ipi göğüslesin istemiyorum. Bu film başyapıt diyeceğimiz bir yapım, bu yıl yok, kült eserler, son yıllarda pek çıkmıyor. Sinema, daha AVM işi, daha eğlencelik ve daha tüketim malzemesi olduğundan beri, yaşanmış öyküleri, biyografileri, yeniden çevrimleri dayayıp duruyorlar, sinemasevere… Sinema sanatının, o büyüleyici atmosferi, efektlerin sayesinde, bilgisayar oyunlarına dönüşüyor. Etkisi, cazibesi, düşündürme hali, çarpma durumu, sersemletme girişimi, ah nerede, vah nerede? Her neyse…

 

Bu sene Akademi, ırkçılık ile suçlandı. Siyahi isimler, adaylar arasında kendilerini göremeyince, ateş püskürdüler, haklı olarak. Tutuşan akademi, üyelik meselesini gözden geçirmeye ve sorunu daha da büyütmemeye karar verdi. Protesto edilmek, kınanmak, kırmızı halı dünyasının en son kabul edebileceği şey, hiç kuşkusuz… Düşünsenize, bu yılın çantaları, elbiseleri, pahalı takıları, Oscar paketinde tanıtılıyor, televizyonlara çıkartılan modacılar, aman çok yakışmış, ne güzel olmuş, valla bayıldım diye lak lak ediyor, soluk bile almadan bik bikliyor. Pazar büyük, müşterilerin de küsmemesi gerek. Herkesin memnun olduğu, sistemin devamının sağlandığı Oscar şeysi, sekteye uğramamalı, değil mi ama?

 

Bakın, 2012’de gerçekleştirilen bir araştırma neticesinde, Akademi üyelerinin yüzde 94’ünün beyaz, yüzde 77’sinin erkek, yaş ortalamasının da 62 olduğu ortaya çıkmıştı. Şimdi 66 olmuştur yaş ortalaması ve bembeyaz üyeleriyle, bembeyaz adayları seçerek, biz ırkçı değiliz ya diyecekler, hadi la oradan. Harbiden kimi kandırıyorsunuz, zengin beyazların gösteri dünyası bu, ne bir eksik, ne bir fazla.

 

Şimdi ABD’de bir mini dizi başladı, adı American Crime Story… Meşhur O.J.Simpson’un reyting canavarı davasını anlatıyor. Biliyorsunuz, Simpson, sporcu idi, ancak aktörlüğe geçiş yapmıştı. Eski karısı ve onun sevgilisini acımasızca öldürmüştü, tüm dünya bunu biliyordu, ancak ünlü olduğu için, salıverildi. Dizide, jüri seçimi de anlatılıyor, halk akın akın jüri olmak için mahkemeye başvuruyor. Koca ülkede hayat duruyor, NBA finalini bile izlemiyor kimse, dava, resmen manyaklık haline dönüşüyor. Sonra biri diyor ki; o bir siyah, diğeri diyor ki; hayır, o çok ünlü ve zengin, artık o bir beyaz. Nereye mi bağlayacağım? Elbette algıya, popüler kültürün, gündelik hayata yansımasına, her türlü tüketimin, kapitalizmin işine geldiğine, vesaire vesaire… Söyleyin hele, savaşçı filmi Ölümcül Tuzak, nasıl altı Oscar kazanabildi, Operasyon Argo, en iyi film Oscar’ı dâhil, nasıl 88 ödül alabildi, sinema sanatı, propagandaya işte böyle kurban ediliyor, göstere göstere, gözümüzün önünde, sinemaseverlerin yüzüne kahkahalarla gülerek, yani alay ederek…