ALPER TURGUT

“Kaybedenler Kulübü”… “Beat Kuşağı”ndan girip, yeraltı edebiyatından çıkabilirsiniz, efsaneleşmiş bir radyo programı yapıp, kendi sesinizi bile duymazken herkesin sesi olabilirsiniz. Kazanmayı reddetmek, boş vermişlik, melankoli, mizah, müstehcenlik, hedonizm, özgürlük, aşk, cesaret ve dahası… Kimine göre isyan, kimine göre de nisyan. Belki de tamamen saçmalık ama anlamlı bir saçmalık, kesinlikle… Ve sonuçta her yol, aylaklık ve seçilmiş yalnızlık ile kesişecek.

Kaybedenler Kulübü’nü Tolga Örnek yönetti. “Hititler” ve Gelibolu” belgeselleri ile ilk uzun metrajlı kurmaca filmi “Devrim Arabaları”ndan tanıdığımız Örnek, Kaybedenler Kulübü ile giderek ustalaşıp, yetkinleştiğini müjdesini veriyor. Filmin belli başlı rollerini Nejat İşler, Yiğit Özşener, Ahu Türkpençe, İdil Fırat, Rıza Kocaoğlu, Serra Yılmaz, Erdal Küçükkömürcü, Şafak Başkaya, Şenol Erdoğan, Cengiz Bozkurt, Şirin Kılavuz ve Barış Bağcı sırtlamışlar. Nejat İşler ve Yiğit Özşener, iyi birer ikili olmuşlar, Ahu Türkpençe, isabetli bir seçim, sırıtmıyor. Rıza Kocaoğlu, karikatürize bir karakter lakin hakkını iyi vermiş. Gelelim figürasyona, işte burada büyük bir sorun var, figürasyon resmen evlere şenlik, çok aradınız mı diye sormak isterim. Bunun dışında filmin teknik bir problemi yok, senaryo haliyle sınıfı geçiyor. Ferdi Özbeğen, Moody Blues, Mazhar Fuat Özkan, Asu Maralman, Otis Redding… Müziklere hiç laf yok, pek güzeller. Ve Kadıköy… Kaybedenler Kulübü; “Bu akşamki programı da hayatı ve kadınları daha hâlâ öğrenmekte olduğumuz Kadıköy sokaklarına…” diye adıyor ya, ne güzel. Bir Kadıköylü olarak tüm öznel hislerim depreşir, filmi de tereddütsüz ve koşulsuz sahiplenirim diye düşünüyordum ama ortada, gel ve gör ki; Kadıköy pek yok. Sıfırcı hoca mantığıyla yaklaşmasam da, çok puan kırdım, kendi kendime, bu da böyle biline…

Kaybedenler Kulübü üyeleri için bir eli yağda bir eli balda diyenler de var. Peki, nasıl kaybeden oluyorlar? “Altın Bamya” ödülünü peşinen alacak kadar “Seninle yatmış mıydık?”, “Pompaya devam” gibi söylemlerine karşın radyocu ikili, mıknatıs gibi çekiyorlar, tüm ilgili kadınları. Radyodan para kazanabilirler, reddediyorlar. Popülerliklerini yayıncılık işine yöneltebilirler, burun kıvırıyorlar. Onlar, doğuştan kaybettiklerine inanıyorlar, aşktan kaçmanın başkaca bir açıklaması da yok. Ve karşı oldukları her şeye dönüşme ihtimalleri ise çok yüksek. Ünlenmek, elbette marjinalliğin sonudur, aykırılıktan ziyade aynılaşmak, kendini imha etmekten öte bir anlam taşımaz. Onlar da bunu görüp, kendi sonlarını hazırlıyorlar, evet, onlar kendine de karşı. Bunun dışında Kaybedenler Kulübü, Oliver Stone imzalı “Sırdaş Radyo”nun (Talk Radio- 1988) politikadan arınmış muadili gibi, Hollywood ölçeğinde bir iş, sözün kısası.

Geyik muhabbetini, entelektüel bir damardan beslemek… Ana mevzu, radyo programı olunca, haliyle filmin hallice bir bölümü karşılıklı konuşmayla geçiyor. Temponun düşme riski var, sonuçta sinemasever, radyo dinleyicisi değil ki, üstüne dönem farkını ekleyelim, çoktan internet ile haşır neşir olmuşuz, biz bunları aştık diyen ne çok insan vardır, bir bilseniz. Neyse, daha da uzatmadan söyleyeyim, filmin enerjisi kesinlikle düşmüyor, kendi ritmini bulmuş, tıkır tıkır ilerliyor.

Filmin çıkışında magazin muhabiri arkadaşlar, sevişme sahnelerini sordular, dedim ki; “Sevişme sahnesi çekme özürlü sinemamızda, bu film, göreceli bir başarıya imza atmış.” Evet, grup seks sahnesi ise çok konuşuldu. Ama ortada bildik anlamda bir “Orgy” durumundan söz etmek mümkün değil. Türk işi grup seks de böyle bir şey oluyor demek ki… Aynı odada iki ayrı yatakta, eş değiştirmeden sevişmek eylemine, grup seks değil de belki garip seks denilebilir. Bilemedim.

Kaybedenler Kulübü’nün mottosu “Ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir?”, pek çok kişi bundan etkilenebilir, “Vay ne güzel kelam” diyenler, büyük laf belleyip, ayılıp bayılanlar bile olabilir. Ancak bu ‘ilke söz’ kanımca yanlış, doğrusu ise büyük usta Nazım Hikmet’ten, o, gerçeği fısıldamış çoktan bizlere, “Yaşamak şakaya gelmez, büyük ciddiyetle yaşayacaksın” diyerek…

Her şeye rağmen Kaybedenler Kulübü izlenmeli. İnsanın serseri yanına deva olmasını, aşk adına yapılmış aptallıklarını, büyümeyi reddeden yetişkin karakterlerini beğenmemek olmaz. Üstelik hınzırca girişimler, zekice göndermeler ve edepsizlikler de var. Hızla akan hayatta, yakın geçmişimize dair bir okumayı çok görmeyelim. Evet, Kaybedenler Kulübü seyredilir, hem sinemalarımızda birçok standart yapım boy gösterirken arada standart dışına taşmak gerek, öyle değil mi?

 

BAZI FİLMLER VARDIR, HAYAT KADAR AYRINTI BARINDIRIR

Bazı filmler vardır, rahat bırakmaz kolay kolay, hemen usuna üşüşür. Hele de yaşama sırtını dayamışsa, ayrıntı manyağı olmuşsundur, çoktan. Filmi tekrar canlandırırsın zihninde, kendi hayatınla çakıştırırsın, kâh ah edersin, kâh oh dersin. Hayıflanırsın sanki. Keşke de çıkagelir, belki. Hüzün ile yer değiştirebilir yüzün, ya da seçimlerin ve dönemeçlerin için mutlu olursun, kim bilir. Sonuçta kişiden kişiye değişir, alın sizlere biricik gerçek. “Benim Hikâyem” (Barney’s Version) tam olarak böyle bir film. Misal seyrettikten sonra soğana bile bakışım değişti, buzluktaki bir soğana bu denli anlam yüklenebilir mi, bir bakış, tüm ömrü açıklayabilir mi? Öyleymiş. Detay, detay, detay…İnanın, her şey var.

Benim Hikayem’i, Türkiye’de gösterime girdikten sonra (ikinci haftasında üstelik) yalnızca 4950 kişi izlemiş, işte bu olmadı, beyazperdeye yansıyan, yılın en iyi filmlerinden biri ve her sahnesi insana, hayata ve gerçek aşkı aramaya dair, yazıktır, sinema ve kendiniz adına haksızlıktır. Ve Paul Giamatti ve Dustin Hoffman, o ne güzel oynamaktır öyle, oyunculuk, tam olarak budur.