ALPER TURGUT

 

Festival gibisin katılmak istiyorum diye bir şarkı varmış, harbi harbi şaka sanmıştım, valla doğruymuş. Akredite olmak gerekiyor mu, bakın orasını bilmiyorum, üstümde Star Wars tişörtüm ve yırtık olmayan eşofman altım var, haliyle reddedilmek mümkün. Çünkü tişörtlü ve yırtık pantolonlu katılmak yasaklanmış Antalya Film Festivali’ne, vay, vay, vay, filmin ederi, filmin gideri, filmin değeri değil de, kılık kıyafet mi belirliyor artık, sinemaya dair şeyleri… Bizim derneğin (SİYAD) ödül töreninde, yapıtlar değil, Nuri Bilge Ceylan’ın, tatlış hırkası konuşulmuştu, uzun uzun, oysa o gün deliler gibi soğuktu İstanbul, kar yağıyordu, dönüş yolunda köprüyü nasıl geçtik, hala hatırımda. Sinemadan çok kırmızı halıya, filmden ziyade kravata, papyona, takım elbiseye değer veren, elitist, çok bilmiş, hayli gıcık ve oldukça uyuz bir cenah var, maksat gösteriş olsun, gündem polemik ile dolsun diye çıldırıyorlar resmen, bu yüzden altınlı takılar hoşlarına gidiyor, Altın Ayı, Altın Aslan, Altın Palmiye, ye kürküm ye… Misal Altın Portakal da vardı, artık yok, demek soyamayacağız, baş ucumuza koyamayacağız, duma duma dum. Soyunmak derken, Venüs heykeli gibi zaten memleket, kararıyor, sararıyor, yine kararıyor, açılıyor, saçılıyor, kapanıyor, kendi kendine takılıyor işte. Hah! Yıllar önce bu heykellerden biri yakılmıştı, müstehcen diye, günaha davet ediyor diye, “Vurun Kahpeye” diye…

• • •

Eee diyorsunuz sanırım, konuyu festivallere bağlayacağım, bu sebeple böyle garip bir giriş yaptım. Kasım’da festival başkadır diye bir akım başlamış olsa gerek, çünkü Malatya, Mardin, Edirne, Antalya, Gezici uzun metraj, İzmir ve Çanakkale kısa film festivalleri, on birinci aya dadanmışlar resmen. İtirazım yok kesinlikle, hatta az bile… Keşke 81 vilayette film festivalleri olsa, etkinlikler, tüm yıla yayılsa.

• • •

“Toplumda çok olumlu imajla algılanan başörtülü bayanlar” (bayan ne birader, bayan ne, kadın o, kadın) mevzusu, gündemi hayli meşgul ederken, sinema üzerine konuşmak, beyhude bir çaba olsa da, yine de insan, umut ediyor, düşlüyor işte, güzel, eşit ve film tadında bir memleketi.

• • •

Bu filmde niye argo kullandınız, küfür niye var, seyircinin biricik klişesi oldu artık, arkadaşım, gündelik hayatı, lordlar kamarasında mı sürdürüyorsun, kibarlıktan ve nezaketten kırılıyor musun, hani varsa öyle bir dalga, biz niye bihaberiz? Güzelim şair Gülten Akın, “Ah, kimselerin vakti yok! Durup ince şeyleri anlamaya” demiş, kalın, kapkalın yaşıyoruz, sonra hayatın yansıması olan filmleri sorguluyoruz, oh be, ne ala ülke. Sevişme olmasın, öpüşme olmasın, sigara olmasın, içki olmasın, küfür olmasın, robotlar firarda filmi çekelim dilerseniz, yasak budalası olmak, sinemanın kaderi olmasın. Sansür, peliküle gelip yerleşmesin. Bir senarist, oto-sansür ile başlamasın herhangi bir projeye, bir yönetmen, kırmızı çizgilere, kendini ve eserini kurban etmesin, bir oyuncu, bu kampın aktörü, şu kampın aktrisi diye yaftalanmasın; sinema dediğin, parti reklam filmi değildir, mevzu derindir, çok derindir, felsefedir, protestodur, gerçektir, büyüdür, yani hemen her şeydir.

• • •

Malatya Film Festivali’nden yeni döndük, film seçkisi, sertti, sanat sineması adına, başarılı işleri, toplamışlardı listeye… Lakin halkımız, henüz hazır değil, bu deneye, bunu gördük, anladık. Katılım çoğalsın diye, satılan ucuz biletler, hatta bol keseden dağıtılan davetiyeler yüzünden, aileler, çocuklar, dahası bebekler bile doluştu salonlara, peki, sonra ne oldu? Kaçıştılar elbette, hop salonlar boşaldı, ben, sen, bizim oğlan, bizim kız kaldı yine, festival filmiyle sınanmak, kolay değil, yani zor, çok zor… Recep İvedik ve cin filmleri serileri dışında, ekstra deneyimi olmayan, AVM sevdalısı seyirciyi, uzun plan sekanslar ve durağan projelerle hipnoz etmeye çabalarsan, onlar da kirişi kırar, anında uzarlar. Arthouse ile gişe filmi arasında kalan filmler lazım bize, ikisinin de iyi yönlerini bünyesinde barındıran, kaliteli, ucuza kaçmayan, insanları, sinemadan soğutmayan, TV ekranına mecbur bırakmayan yapıtlar, tekrar sevgiyi yeşertebilir, tıpkı yazlık sinema günlerindeki gibi… Aksi halde, debelenip dururuz, azınlık, ödüller alır, kendini kutsar, kendi kendini alkışlar, çoğunluk da, aman ne haliniz varsa görün der ve kakara kikiriye devam eder, tam gaz.

 

Şimdi sanat filmlerine, ticari kaygısı olmayan yapımlar diyoruz, para pulda gözüm yok diyen film mi olur, sinema en pahalı sanat dalı, cepten mi gidecek, evi mi ipotek ettireceksin, kültür işleri aşkına, batacak mısın, yok, öyle bir dünya, festivallere, katılma sebebin, alacağın para ödülü değil mi? Bakanlık’tan, Avrupa’dan yardım istemek, manevi destek aramak olmasa gerek, gelsin çil çil mangırlar, ortaya çıksın sipariş yapımlar. Dürüstlük ve samimiyet, gerçekten çok önemli, günümüzde, pek bir şey ifade etmiyor olsa dahi. Sinemacılar, bölünmüş durumda, bir kısmı, festival kınıyor, bir kısmı, filmini yarıştırıyor. Memleket, kamplara ayrılmışken, sinemacılar birleşebilir mi, sanmam. Herkes aidiyetlerine ve kendi tribünlerine göre hareket ederken, yüz yaşını aşan sinemamız, dünyada ekol olabilir mi? Olmaz efendim, olamaz. Tek tük filmlerimiz ödüller alır, onun dışında sinemamız, evrenselde değil, yerelde kalır. İşte bizim büyük çaresizliğimiz budur, sinema bir ekip işidir, lakin ekip ruhu, sizlere ömür.

 

Benim anlamadığım ve bir türlü kavrayamadığım şey, örneğin İsveç, sinema tarihi boyunca bir marka olmuşken, Türkiye’nin, ucuz komedilerle ve korkutmaktan çok güldürmeye yarayan işlerle, kendini eylemesi. Derdimiz ve meselemiz mi yok, ülkeyi sarsan olaylarımız mı yok, anlatacak öykülerimiz mi yok, klişeye yaslanarak, öykünerek, kopyalayarak, ne yapmaya çalışıyoruz, harbiden neyin peşindeyiz? Niye İsveç dedim, çünkü İsveç’te neredeyse olay yok, trafik kazası yapan biri, ulusal gazetede, alay konusu olabiliyor, düşünsenize, muhabirler sıkıntıdan patlıyordur, dış haberler olmasa, neredeyse gazete çıkmayacak, resmen kara mizah. Biz ise gündemi yakalayamıyoruz, her an her şey değişiyor, tarihimiz, hep alengirli şeylerle dolu, eee sonuç? Sıfır, elde var sıfır. Küçük hesapları olanın, büyük yapımları olamaz, ne yazık ki.