ALPER TURGUT / @AlperTurgut01

 

Cahiliye devrinde inat ve ısrar edip, Asrı Saadet’ten dem vurmak, inceliği, derinliği, imeceyi, tasavvufu unutup, inancı, salt rutin hareketlerden ibaret sanmak, kindarlığı, dindarlık gibi algılamak, modern zamanların, ibretlik ve hayretlik çelişkisi olsa gerek. Haddini aşmak, ahkam kesmek, karşındakine kesin hüküm vermek, din adına kendini biricik yetkili görmek, canının istediğini kâfir ilan etmek, ne basit, ne kolay, ne rahat, ne doğal, hani kul hakkı yemekten de, şirkten de bihabermiş gibi… Üstelik yine gelip, şekilde takılıyor, içeriği ıskalıyor ahali, özü umursamıyor, oysa ilk emir, oku. Evet, oku, sonra bil, öğren, anla… Uzun bir bekleyişin ardından, nihayet 325 gibi hatırı sayılır bir kopyayla gösterime giren Hz. Muhammed: Allah’ın Elçisi (Muhammad: The Messenger of God) filminde, saf sevgiyi ve şefkati görüyoruz, asla şiddet ve nefret dilini ve eylemini değil! Zorbalık ve zalimlik, insana özgü, ne yazık ki… Batının da, doğunun da intikam arzusu, dayatma, zorlama ve kan akıtma tutkusu, malum. Kin, öç, intikam, insan denen doğaya düşman canlının, iliklerine dek işlemiş, en nihayetinde… Çünkü cennet dünyada, cehennemi yaşamanın, yaşatmanın başkaca bir mantıklı açıklaması yok!

 

İranlı Majid Majidi (filmlerinde bu adı kullanıyor, adamın ismini değiştirip, niye Macid Macidi, Mecid Mecidi yapıyoruz, Allah aşkına?), sevdiğimiz, saydığımız usta bir yönetmen, hiç kuşkusuz. O, duygu yüklü, küçük ölçekli, şiirsel filmler çekti, sinema tutkumuza çok şey kattı. İşte “Cennetin Çocukları”, “Cennetin Rengi”, “Baran”, “Serçelerin Şarkısı” ve dahası… İnanan ve kendini yoluna, doğrularına adayan bir adam Majidi, tüm zorluklara ve önüne konulan engellere rağmen, Hz. Muhammed’in çocukluk ve gençliğini çekme ısrarı, son peygamberi yanlış aksettirmeye çabalayanlara inat, onu tane tane anlatmak, hal böyleyken… Öyle ya, kalbi kırıkların peygamberiydi o, kalp kıranların değil!

 

Yanlış hatırlamıyorsam, dört sene evvel, Mardin Film Festivali’nde, “Peygamberimiz günümüzde yaşasaydı dinimizi anlatmak için mutlaka sinemayı kullanırdı” demişti. Kuşkusuz, haklılık payı var. Elçilik vazifesine, aktarmak ve yaymak da dâhil! Sinema da, en çok izlenen, etkilenilen, insanın içine işleyen sanat dalı, yoksa bunca Hz. İsa ve Hz. Musa filmi çekmek neden? Pentagon, niye dünyanın en büyük savaş aygıtıyla yetinmeyip, Hollywood projelerine, destek atıyor, maddi, manevi? Geçtiğimiz asırda, kurulan propaganda bakanlıklarının, sinemaya abanması sır mıydı? Yooo, sadece beyazperdenin gücünü, cezbetme alanını ve kalıcı olmasını fark ettiler. Biliyorsunuz, bu IŞİD denen insanlık düşmanı çete, en son teknolojiyi kullanıp, pahalı prodüksiyonlarla, kafa kesme filmleri çekiyor. Peki, onların bu korkunç ve kan donduran görüntüleri dünyaya yayma nedeni, salt vahşilik ve delilikle açıklanabilir mi? Hayır, aksine bir planı gösterir, zalim batının ötelediği, örselediği, içleri nefretle dolup taşan tipleri, büyüler, mıknatıs gibi kendine çeker. Elbette, kötü örneklerin varlığı, doğru, düzgün ve haklı amaçla bir tutulamaz, hani mesele kavrandıysa ne ala…

 

Haliyle, Majidi için, minimalizmden bu kez vazgeçmiş, hep anlattığı öykülerinden azade bir işçilik bu diyenler de olacaktır. Lakin bu proje, sinema sanatının da ötesinde, yönetmen için resmen kutsal bir görev, deyim yerindeyse. Doğal olarak, Hollywood şablonu, bu meram için biçilmiş bir kaftan, duyguyu vermek ve sarsmak adına müziğin kullanımı, dönemin ruhunu kuşanan, hani neredeyse kusursuz sanat yönetimi, sağlam ve albenili bir sinematografi, mevzunun şifresi, yani olacak o kadar. Şii ve Sünni ayırımı çoktan başladı bile, işte Mısır ve Suudi Arabistan yasakladı filmi, dünyada 55 İslam ülkesi var (hepsini toplasan bir Almanya ekonomisi etmiyor demeyeceğim), kaçında vizyon diyecek, bunu zaman gösterecek. Ancak filmin hedefi, elbette başta batı olmak üzere tüm dünya, ulaşılmaya çalışılan diğer dinlere mensup olanlar, dinleri reddedenler, lamı cimi yok, gaye özetle bu.

 

Resmen 40 yıllık Çağrı – İslamiyet’in Doğuşu filmi dışında, akılda kalıcı, çarpıcı ve evrensel bir yapıt yoktu, listelerde, arşivlerde… Hala televizyon kanallarında dönüyor, bayramlarda ve ramazanda sürekli gösteriliyor. Halepli Mustafa Akkad kadar, sinema adına kimsenin yararı olmadı, bir dinin uzak diyarlarda tanınmasına, o da El-Kaide’nin bombalı saldırısında, can verdi. Ne korkunç bir ironidir bu, İslam bir sevgi dinidir diyenin, aynı dine inandığını söyleyen şiddete meyilli psikopatlarca katledilmesi… Dinin, intihar etmeyi kesinlikle yasaklamasına karşın, intihar bombacısı olmak kadar, tuhaf ve anlamsız. Hah! Orta Doğu’da din adına üretilmiş birçok film var, memleketimizde çekilenler de mevcut, ancak çoğu yerelden evrensele ulaşamamış, kargacık burgacık, üstünkörü işler, kiminde halifelerin yüzü açık, kiminde kapalı… Peygamberi göstermek ise çok tehlikeli bir alan, put olarak tapınılmadığı kesin olan heykellere bile sistematik bir saldırı varken, kimse buna cüret dahi edemez. Majid Majidi, Hz. Muhammed’in yüzünü göstermiyor, sesini duyurmuyor (alt yazıyla veriliyor), bebeklik, çocukluk ve gençlikte, düz siyah saçı, elleri, ayakları, arkadan görünen bedeni, şimdiden tartışma konusu oldu bile… Ancak peygamberlik öncesi bir dönem bu, ha bir kez peygamber olarak görünüyor, onda da ışık halinde…

 

Çağrı’dan farkı, aksiyonu savaşlara değil, mucizelere ayırmış olmasında yatıyor. Batı’ya, bakın ve görün, son peygamber, aslında diğer peygamberlerin tamamlayıcısıdır, bugüne kadar gelenleri reddetmez, sadece noktayı koyar demektedir. Şimdi amacım filmleri yarıştırmak değil, bence en etkileyici olan, mazlum kadınlara ilgili, zalim erkeklere olan mesajı çünkü. Şort giydi diye, din adına genç bir kadına otobüste uçan tekme atan fanatiklik, kadın, rahmet ve berekettir, annenin ayaklarının altı cennettir diyen bir peygamberin dili, eylemi ve yolu olamaz. Kız çocuklarını öldüren insanlara karşı çıkan, onları yaşatmaya çağıran, kölelerin ve fakirlerin yanında duran peygamberle, gücün, paranın, betonun yanında duran günümüz insanının alakası yok, bilesiniz. Keşke Majidi, “Gece yatağa aç girip sabah kılıcını kuşanmayan adama şaşarım” diyen sahabe Ebu Zerr el-Gifari’nin (Abuzer) hayatını ve isyanını da çekse, dini, salt şatafat sananlara inat