ALPER TURGUT

 

Kısa film denildiğine bakmayın, uzun, upuzun bir yolculuktur, yüz yılı aşkın bir süredir yol almaktadır. Charlie Chaplin, Buster Keaton, Marx Kardeşler, Laurel ve Hardy gibi birçok usta, kısa film gerçeğini, kitlelerin aklına, kalbine ve ruhuna kazımıştır. Elbette, sessiz, siyah-beyaz ve abartılı slapstick komediden bugüne, büyük bir mesafe alındı, önce ses ve renk geldi, sonra teknik gelişti, salt güldürü yetersiz kalınca, zamanla kısalara, her tür, anlatım ve duygu eklendi. Dünyadan ve memleketimizden birçok ünlü ve yetenekli sinemacı, uzun metraj kurmaca serüvenine, kısa filmlerle başladı. Ve hatta yurtdışında, epey orta ve uzun metraj film çekse dahi, kısa film tutkusundan vazgeçmeyen yönetmenlerin sayısı, azımsanmayacak denli fazladır. Ancak bizim ülkemizde, kısa film, merdivenin ilk basamağı olarak görülüyor, ne yazık ki… Kısa film olacak öyküyü uzatıp, senaryo haline getirme çabası, vasat filmleri çoğaltıyor, başka da bir işe yaramıyor. Hikâyen kısaysa, kısa film çekersin, kimse de, geri adım attın işte, bak kısalara düştün demez, diyemez. Özetle; kısa film, değerli ve önemlidir arkadaşlar, lafa dolandırmak, sündürmek ve keşmekeş, pek meziyet değildir, sinemacı diliyle; kakofoni, rabarba ve bla bla yani… Ötesinde bir tablodan, bir eski fotoğraftan, bir küçücük görülmüş 3. sayfa haberinden, uzun metraj bile çıkabiliyor, klasik ve kült olabiliyor, hünerli, kabiliyetli, marifetli yönetmenlerle… Mesele, neyi nasıl anlatabildiğimizde saklı, üstüne de seyirciyi katabilmekte, inandırabilmekte, eseri, geleceğe taşıyabilmekte… Sadede gelirsek; kısa, net ve sade bir anlatımla da, vurucu ve akılda kalıcı bir proje, rahatlıkla hayat bulabilir. Yoksa klişelerle, iç ve dış sese çok yüklenmekle, illa anlatıcıyı filme monte etmekle, bildik ve çok kullanılmış kamera açılarını sıralamakla, aynı konuları ısıtmakla, kısa bile bir kâbus olabilir.

 

Evet, şimdi gelelim, sanatta kurallar var mıdır sorunsalına, özgür sanat düşüne balta vuracak ve paradoks olacak belki, ancak vardır. Nasıl vardır? Kendinize çekecekseniz yoktur haliyle, ama bunu gösterecekseniz, işte bir festivalde, sinemada, belki bir televizyonda veya internette, kurallar ve sınırlar ortaya çıkmaya başlar. İlk bariyer, kanunlardır, diğer barikatları aşmak daha kolaydır. Öncelikle nefret suçu anlamına gelecek, istismar gerekçesi olabilecek, birilerine hakaret ve küfür mesajı alınabilecek durumlarda, kolluk güçleri ve yargı, harekete geçebilir. Devletlerin, sansür için büyük bir hevesi vardır, zaten malumunuz. Birçok festival, bu yıl protesto edildi, sansür aygıtı, politika adına ortaya çıktı. Sadece siyaset değil, cinsellik ve dini konular yüzünden de, sansür her an, müdahaleye hazırdır. Evet, bu sene kısa filmlerin gösteriminde de sorunlar yaşandı. Devlet, herkesin yaş sınırından geçmesini, eser işletim belgesi almasını, yani kendince onaylanmasını istedi. Öğrenciler, kısa film çekmek için yapım şirketi mi kuracak şimdi diyerek, hala sonuçlanamayan tartışmalar başlamış oldu. Hatta bir festival, üniversitede akademik çalışma adı altında kısa filmleri gösterebildi. Kimsenin kimseye, pek müsamaha göstermediği, sabrın ve tahammül sınırının oldukça düşük olduğu ülkemizde, ince meselelerin, uygun bir dille anlatılmasında fayda var, mantık bunu gerektiriyor. Hah! Buradan oto-sansür geliştirin gibi bir anlam çıkmasın, bedel ödemeyi göze alıp, ben her baskıyı ve yaptırımı, seve seve göğüslerim diyenler, kamerasını sakınmayacak elbette. Yaratıcı, eli kolu, bağlı olmayandır. Unutmamalı: “Herkes, düşlerinin büyüklüğü oranında özgürdür.”

 

Bir kısa filmin uzunluğu ne kadar olmalı, tüm dünya, kendi küçük, yankısı büyük meseleye, bir çözüm bulamadı hala… Ancak 40 dakikanın altında olmalı gibi, hayli kabul görmüş bir yorum var. Bazı büyük ustalar ise, maksimum süreyi, 33.6 dakika olarak belirlemiş. Hayda demeyiniz, mantıklı bir açıklaması var. Sinema uzun süre, yani bizim meşhur dijital çağa kadar, 35 mm’ye mahkûm idi. Film çekmek, daha pahalı ve meşakkatli bir işti, hesapta makaraya göre yapılırdı. Bir kısa film, en fazla 3 makara olmalı konusunda anlaşan, bir kısım rejisörlerimiz ve yapımcılarımız, saniyede 24 fotoğraf karesi (bir kare, 18.6 mm) gerçeğiyle, 300 metrelik şeridi, matematikle harmanlayarak, bir film makarasının, 11.3 dakika sürdüğünü, işte bunu da üçle çarparak, sonuca gittiklerini vurgulamışlardır. Azami kısayı boş verelim, gelin asgari müşterekte buluşalım demeyelim, çünkü minimum süre, 1, evet bir saniye de olabilir. Peki, ne yapacağız? Efendime söyleyeyim, artık dijital çağdayız, çekim, montaj daha kolay, günümüzde el kamerasıyla dahi, büyük prodüksiyonlarla aşık atan yapımlar mevcut. Blair Cadısı sağ olsun. Şimdi öncelikle, kısa filmimiz diyaloglu mu, senaryonun durumu nedir, katman var mı, peliküle, kaç oyuncu, kaç mekan katacağız. Çünkü deneysel, kısa belgesel, kısa animasyon (canlandırma), kurmaca (anlatı), önce bir karar vereceğiz, türümüzü belirleyeceğiz. Bir de, günümüzde kitabı bırakın, gazetelerin bile okunmadığı gerçeğinden yola çıkarak, odaklanma sorunu yaşadığımızı hesaba katacağız, Vine ve benzeri uygulamaların popülerliğini baz alarak, tahammül ve ilgi eşiğinin saniyelere düştüğünün farkına varacağız, ne yazık ki… Birçok kısa film yarışmasının jüriliğinde bulundum, “Bir Zamanlar Amerika”, tam 229 dakika, su gibi akıp geçiyor, bu kısaların uzunluğu 15 dakika, Bela Tarr (remodernist, minimalist, şiirsel ve uzun plan sekans filmlerini severiz o ayrı) filmleri gibi bitmek bilmiyor gibi, birçok serzenişe şahidim. Moda haliyle Tarkovski ve Nuri Bilge Ceylan esinlenmesi yerine, özgün, merak uyandırıcı, ezberi ve sırayı bozmaya yeltenen, farklı mesele ve konulara yoğunlaşan işler, iyi, güzel ve sevilesi bir kısanın müjdesi olabilir. Gözlemlerim ve deneyimlerim, beş ile on dakika arasının, özellikle yedi-sekiz dakikanın, uygun ve kabul görür olduğunu söylüyor, bilmem bana katılır mısınız?

 

Son olarak müzik meselesiyle kapatalım istiyorum. Bir film, illa müzikli olacak diye bir kaide yok, reklam cıngılı veya müzik klibi değil, bir kısa film bu… Ekibinizde müzisyen varsa, ne ala… Özgün bir müzik, yerinde kullanılırsa, etkileyiciliği arttıracak, tempo ayarlamayı kolaylaştıracaktır, hiç kuşkusuz. Müzisyenimiz yok, ancak biraz paramız var diyorsanız, telif ödeyeceksiniz. Hayli ucuz olan müzikler, internet arşivinde mevcut. Unutmayın, sinema, hala en pahalı sanat, parayı veren, düdüğü çalar özetle. Ama amatör ruhumuzla, maddi meseleleri, daha uygun bir pahaya, çözebiliyoruz günümüzde…  Klasik müzik kullanırım, türkü katarım, bedel ödemeden, sorunu hallederim derseniz, yanılırsınız. Telif hakları, anında yakaya yapışır. Aradan hayli zaman geçince, atıyoruz bir asır dolunca, müzik, anonim hale dönüşür. Buraya kadar doğru, peki ya icra? Onu yeniden düzenleyenler, haklarını satın alanlar, seslendirenler, enstrümanları kullananlar, onların emeği veya ödedikleri bedel ne olacak? Evet, müzik meselesinin aslı astarı böyleyken böyle… Hem doğa ne güne duruyor, rüzgarın sesi, denizin sesi, gök gürültüsü, yağmurun sesi, hayvanların sesi, sonra araçların, taşıtların, alet ve edevatın sesi… Öğrenci filmleri, genellikle görüntüye abanır, sesi ıskalar, kötü ses, iyi bir filmi bile vasata dönüştürür. Ve gündelik hayat, her şeye rağmen, ritim ve tempo tutturuyor, çok şükür.