ALPER TURGUT

 

Adanalıyım demek bize yakışmaz, tereddütsüz Adanalıyık, elhamdülillah… Üstelik Adana Demirspor’a (ADS) gönül verdik, kenti onunla sevdik. Ama işte hayat, doğduğumuz yerden doyduğumuz yere göç etmek de var. Ve biz gidenler, geride kalanlara resmen imrendik. İmdadımıza Akdeniz yetişti, onun bize kıyağıdır, sıcakkanlıyız, ağız dolusu küfretmesini ve çabuk toparlanmasını iyi biliriz. Bu asla değişmez. Sonra züğürt tesellisi midir, bilemem, anlaşmışçasına ‘her yerdeyiz’, dedik, kendimizce avunduk. İstanbul’a yerleşsek ne fayda, aklımız, fikrimiz, ruhumuz hep orada kaldı, bereketli topraklar üzerinde… Lafın kısası; Adana’nın asi çocuklarıyız biz, dünyanın neresine savrulursak savrulalım, ne şehri, ne de ADS’yi unutamadık. Misal Avustralya’da yaşayan terzi Ahmet ağabeyimiz, kangurunun boynuna Adana Demirspor atkısı takar, “Gurbette kanguru gibiyiz” der, işte bizim ki o hesap.

 

12 Eylül Cuntası gelmemiş henüz Adana’ya, herkes politik ama en çok silahlar konuşuyor. Evimiz şimdi Eski Adana diye dillendirilen Seyhan Nehri kıyısında, meşhur Yağ Camisi’nin iki sokak arkasına saklanmış. Turunç ağaçları var evin bahçesinde, bir de Vita kutularında büyümeye çabalayan ortancalar ve diğerleri… Kenef ayrı bir yerde, suyun kaynatılmasıyla yunduğumuz, çimdiğimiz yeni adıyla banyo başka bir yerde, bildiğiniz tek katlı yapılar sarmış geniş bahçeli evi, tel dolabıyla hatırıma kazınan mutfakta bunlardan biri. Dedem ve babaannemin kaldığı oda, o da tek katlı, bahçenin en güzel yerine hâkim. Boksör olabilmem için kum torbası da var bahçede, tatlı gündüz uykuları için de kerevetler, bir de sevgili kedim Alper, ben, amcam ve halamların kaldığı iki katlı bir yapı daha… Avludaki çeşme çok önemli, yaz aylarında gavurun şeyi gibi yanan memleketimde serinlemek şart.

 

Dedem dolmuşçu, durağın ağası, kâhyası, bildiğiniz kabadayı. Sekizlik veya dolmuş diye tabir edilen yayla tipi, geniş ve sağlam Amerikan arabaların dilinden bir o anlıyor, çevrede Deli Abdullah diye biliniyor, sonra Hacı Abdullah oldu ya, neyse. Büyük amcam Jilat Kenan, şimdi rahmetli… Anlayın işte Taş Köprü’den salt insan değil, merhametli bir delilik, amansız bir sıcak ve başımızın tatlı belası Adana Demirspor geçiyor. Karaborsa yıllarında tanıdım ben Demirspor’u, bulmanın neredeyse imkânsız olduğu piknik tüpünü bir avuç miskete takas ettiğimde bildim. Taş savaşı yaptığımız çocukluğumuzun gerçeğiydi ADS, kentte bir de hani şu portakal renkli Adanaspor var, fellah takımı derdik, hiç sevmezdik. Sonra bir gün, gerçek ana ve babamı tanıdım, benim ana, baba bildiklerim, dedem ve babaannem imiş, asıl ailem ise İstanbul’daymış. Babam üniversite öğrencisi, hem çalışıyor hem de okuyor, daha yedeksubay olarak askerliğini yapacak, annem ise neredeyse 16 yaşında doğurmuş beni, sonra bir kardeşim daha oluyor. Uzun hikâye… Neyse babam TEKEL’de işe başlıyor mühendis olarak, evlat hasreti çekiyorlar, dedemler vermek istemiyor, beni saklıyorlar, ama henüz tanışmadığım ailem ısrarlı, sonunda bana İstanbul yolu gözüküyor.

 

İstanbul’a gelirken ADS’liyim, yerleştikten sonra da şu an bana şaka gibi gelse de Beşiktaş’ı tutuyorum. Niye mi? Amcam Devrimci Sol davasından içeri girmeden önce, sanırım 1978’de, Beşiktaş ilçesi onların kalesi, bir de bir lokal, dernek, kahvehane artık ne derseniz deyin bir buluşma noktaları var. Beşiktaş tribününden bir delikanlı, devrimcileri çok seviyor, hepsini Beşiktaşlı yapmak istiyor, onlar da “Futbol afyondur” minvalinde bir şeyler söyleyip bu arkadaşı başlarından savıyorlar. Ve o delikanlı yaşarken başaramadığını, öldüğü gün başarıyor. Lokal bombalanıyor, taranıyor, delikanlı yaşamını yitiriyor. Tüm Devrimci Solcular cenazeye katılıyor ve o günden sonra Beşiktaşlılık vazgeçilmez oluyor.

 

Ve uzun bir süre futbol oynayan, fanatik Fenerbahçeli babam, karşıma çıkıyor, kararlı ve kesin bir şekilde diyor ki; “Fenerbahçe’yi tutmazsan sana ekmek yok.” Evet, o gün zorla Fenerbahçeli oluyorum, sonra aşığı oluyorum, o ayrı. Babam aynı zamanda sülaledeki tek Adanaspor taraftarı, şike yaptığını iddia ediyor Adana Demirspor’un, bu yüzden takım değiştirdiğini söylüyor. İnanmıyorum şikeye ancak bildiğim bir şey var, Beşiktaş ile Adana Demirspor kardeş takım gibiler, ADS’lilerin önemli bir bölümü, siyah beyaz formalı kara kartalı tutuyor. Benim Adana Demirspor’a sevgim ise 15 Ekim 1989’da nefrete dönüşüyor. Mavi Lacivert çocukluk düşlerimin, Beşiktaş’a rekor bir skorla, 10-0 yenilmesini hazmedemiyorum. Kahroluyorum.

 

Artık Fenerbahçe ile yatıp kalkmaya başlamışız. Gündüz maçları oynanıyor, geceden gidiyoruz, neredeyse koyun koyuna uyuyor sarı kanaryalar, dilimizde tezahüratlarımız… Kale arkasını mesken eylemişiz, tribün lideri yok, amigolar var. Efsane Adnan bizimle, Kapalı’ya geçen Kemik’e “burjuva” diye haykırıyoruz. Biletix filan hak getire, kuyruğa gireceksin ve turnikede gürültü yapacaksın, “İ… gişe, girsin g… şişe” diyerek… 103 gollü Fenerbahçe, bana çoktan unutturmuş, ADS’yi, BJK’yi…

 

Yıllar birbirini kovalıyor, artık yaşımız da ilerledi. Ülkücü görüş tribünlere hakim olma gayretinde, yavaş yavaş futboldan soğuyorum. Fenerbahçe’mi, Franco’nun takımı Real Madrid’e dönüşmesini istemiyorum. Solcuların ve emekçilerin stadyumları doldurması biricik arzum, işte o günlerde “Stadyumlarda Che İzi…” diye bir dosya hazırlamaya karar veriyorum, Cumhuriyet Gazetesi’nin Pazar ekine, çünkü benim gibi düşünenlerin varlığına minnettarım. Azlar ama varlar. Siyaset, hele de solculuk, tribünler ile hiç bu kadar haşır neşir olmamış ki. Şaşırıyorum. Futbol sol adına afyondu ve nihayet afyonumuz patlamıştı, yani düşüncemiz buydu. Tribünler kabuk değiştiriyordu, gözlerimizin önünde, Filistin’e ya da nükleer santral karşıtlarına destek için pankartlar açılıyor, sloganlar yazılıyordu. Tribünlerin son gözdesiydi Che. Evet, Arjantinli, Kübalı, Angolalı, Bolivyalı, Dünyalı… Ernesto Guevara de la Serna Liynch… Devrimin en bildik, en yakışıklı, en sempatik yüzü… Kısaca Che… Meydanlar, varoşlar, ara ve arka sokaklar, kampus ve amfiler ve ille barikatlarda yıllardır resmi (başında yıldızlı beresiyle tamamlanan gözlerini uzaklara dikmiş suretidir bu) taşınan efsane figür. Ve artık isyanın hep genç kalmış yüzü stadyumlardaydı. Dört büyük takımın taraftarı içinde FenerbahCHE, Kartal PenCHEsi, Aslan CHEhresi, KemenCHE ya tartışılıyor ya da teoriden pratiğe geçiliyordu, ağır ağır.

İtalya’da Livorno, Yunanistan’da AEK, Fransa’da Marsilya, İspanya’da Atletico Madrid, İngiltere’de Liverpool, Arjantin’de Boca, İskoçya’da Celtic, Almanya’da St Pauli… Liste uzayıp gidiyordu. Sol görüşlü, emekçi, radikal, sıra dışı tribünlere sahip bu takımlar, Che’yi yıllar önce bayrak haline getirmişlerdi. Endüstriyel futbolun, seyirciyi, localara, kombinelere ve rahat koltuklara yöneltmesine karşı daha ucuz olan kale arkası tribünlerde kenetlenen fanatik taraftarlar için Che ayakta kalmanın sembolüydü.
Her stadyum bir küçük Türkiye belki de… Kadını erkeği, yaşlısı genci, sağcısı solcusu, dinlisi, dinsizi hepsi bir takımın yandaşı olarak bir araya gelirler. “Adam gibi adam Recep Tayip Erdoğan”, “Sandıkta Görüşürüz Mesut Bey…”, “Kahrolsun ABD, İsrail, PKK, vs. vs.” gibi pankart ve tezahüratlar siyaseti de futbol maçlarına taşıyor, ama kime sorarsanız spor siyasetler üstü. İstiklal Marşı sırasında bozkurt veya İBDA-C işareti yapmak, yabancı takımlar karşısında devasa Fatih Sultan Mehmet resmine iliştirilmiş “1453’den beri İstanbul” ve Osmanlı tuğralı “Sizin tarihinizi biz yazdık” pankartlarını açmak da işte bu siyaset üstü halin gösterisi! 28 yıl önce “Çarşı”yla başlayan taraftar grupları bugün ya birer dernek ya da oluşum. Nasıl sol güçsüz, ezik ve parçalanmış duruyorsa stadyumlardaki izdüşümü de aynı. Ancak internetle başlayan yeni model örgütlenme süreci, yelpazenin solunda kalanları da hareketlendiriyor, futbol da buna dahil.

İsrail’in Lübnan’da uyguladığı kıyımı protesto etmek için “Gitmesek/Görmesek de Kana’ya KANAğlıyoruz.” pankartını açıyor Fenerliler, Filistin bayrağını sallayarak… Özellikle İngiltere ve İspanya’da zenci oyunculara yönelik ırkçı taşkınlıkları anımsayın, maymun sesi çıkaranlar, sahaya muz kabuğu atanlar… Fenerbahçeli siyahî futbolcular Stephan Appiah ve Türk Ulusal Takımı’nın ilk yabancısı Marco (Mehmet) Aurelio da bu saldırılardan nasiplerini almadı mı?
FenerbahCHEliler, ezeli rakip Galatasaray’ın açtığı “Mehmet olunmaz, Mehmet doğulur” pankartına “Irkçı olunmaz, ırkçı doğulur” ile yanıt veriyor, Maraton tribününde Appiah ve Aurelio maskesi dağıtıyor. Ya Çarşı’nın “Hepimiz zenciyiz” ve “Hepimiz Eto’oyuz” demesi nasıl unutulur. Hatta hiç unutamam, Dinomo Kiev Maçı’nda BJK’liler, “Birlik, mücadele, zafer” pankartı astılar. Hasta la Victoria Siempre (Sonsuza Dek Daima) pankartı ise polis tarafından stadyuma alınmadı. “No Pasaran ­Geçemeyecekler”, babasıyla öldürülen Uğur Kaymaz için “Uğur kardeşimiz kalbimiz de yaşıyor”, faşizme lanet okumak için “F.ck You Mussolini”, ölüm orucunda yaşamını yitiren eski Çarşılı Berkan Atabay için “Berkan Atabay Ölümsüzdür” yazılı pankartlar da solcu Beşiktaş taraftarlarının diğer eylemleriydi.

 

Evet, kanım tekrar kaynamaya başlamıştı, futbol asla yalnızca futbol değildir, ne doğru bir sözdü. Ve uzun bir aradan sonra yolum yine Adana’ya düştü, Altın Koza Film Festivali’ne giderken aklımda eski yoldaşım Adana Demirspor yoktu.

 

Şırdan, mumbar, kelle paça, kıyma kebap, şalgam, karsambaç, kerhane tatlısı derken karnım iyice doydu. Ama ruhum hala açtı. Sinema yazarı arkadaşlarla kenti dolaşmaya karar verdik, rehberimiz üniversite öğrencisi Hüseyin Ataş idi. Ne bileyim Hüseyin kardeşim, sıkı bir ADS’li, yolumuz 5 Ocak Stadyumu’na düştü. Adanaspor ve Adana Demirspor’un mağazaları neredeyse yan yana, Adanaspor’u sevmem, nefret etsem de ADS ilk aşkım. Derin bir nefes aldım ve dükkâna girdim. Üzerinde arması ve kurulduğu tarih olan 1940’ın işlendiği bir tişört aldım ve sırtıma geçirdim. Küsmüştük, yıllarca ayrı düşmüştük. Artık barışma ve kaynaşma vaktiydi. Hem Fener hem ADS, bir yüreği bölüşeceklerdi.

 

Ülkemin en solcu takımıdır Adana Demirspor, bakmayın siz şu an üçüncü ligde olduğuna, her maçına binlerce kişi gider. Sıralamada Türkiye’nin 7. büyüğü ve gönül verenlerin sayısı giderek artıyor. Ben Adana’yı terk ettiğimde taraftar grubu Mavi Şimşekler yoktu, şimdi varlar, son nefeslerine kadar. “Biter mi sandın soylu kavgamız, fırtına değil kıyamet kopsa…” diyorlarsa inanın, Adanasporlular ve Mersinliler çoktan yılmıştır onlardan, Toroslar kadar dik ve serttir bu delikanlılar, gözleri karadır, Çukurova’da Mavi Şimşekler’e karşı gelmek resmen beladır. Türkiye, ADS’yi Fatih Terim ile Hasan Şaş ile bilir, benim için ise Füze Selami’dir, Puto Mustafa’dır. Demiryolcu bir babanın oğlu, dört branşta spora katkı yapan Muharrem Gülergin’dir. Borçlarını ödeyemediği için mavi ip ile kendini asan Demirspor başkanı Bekir Çınar’dır. Hayattır yani, yaşama yeniden bağlanmaktır.

 

Onlar, İtalyan Komünist Partisi’nin kurulduğu küçük liman şehri Livorno’nun, solcu futbol takımını getirdiler, Adana’ya… Takımın sosyalist kaptanı Lucarelli ile söyleşi yaptı ADS’li kardeşim Hüseyin, Cumhuriyet için. Lucarelli’nin boynuna taktığı Adana Demirspor atkısı şimdi bende, söyleyin bana, olur mu bundan daha güzel bir hediye?