ALPER TURGUT

 

Vizyon günü Cuma’nın, 14 Şubat Sevgililer Günü’ne denk gelmesi, doğal olarak dağıtımcıların ve salon sahiplerinin film seçimlerini etkiledi ve artık gelenekselleşen aşk filmleri haftası, bu yıl gerçekten kılıfına uyduruldu. 7. Sanat sinemanın, AVM tipi bir sevgililer günü paketi içerisinde yer alması, harbi harbi sinir bozucu olsa dahi, yapacak pek bir şey yok. Bari ‘Her’ filminin adını ‘Aşk’ diye çevirmeselermiş, neyse, geçmiş olsun! Aşk, işletim sistemine abayı yakan bir adamın, tuhaf, farklı ve ‘ezik’ öyküsünü dillendiriyor. Bizler, “internetime dokunma, sansüre hayır!” diye eylem yaparken, insanlar, memleket sınırları dışında, teknolojiyle aşk yaşamanın düşlerini kuruyor. ‘Porno Lobisi’ değil valla, olsa olsa kültür ve sanat lobisidir bu… Hah! Kahramanımızın konuştuğu, epey meraklı ve hayatın anlamını arayan bir kadın sesi, hem de ne ses, güzeller güzeli Scarlett Johansson’un sesi… Şimdi ‘kızlı, erkekli’ konuşmak da yasak diyebilirler ve bunca saçmalık mevcutken, pek şaşırmayız, ne yazık ki… Kıssadan hisse, böyle bir şey, gelecek Türkiye’sinde yaşasak, gaz bombaları yağarken tepemize, “İşletim sistemlerine özgürlük!” sloganı atıyor olabilirdik, ihtimal dâhilinde…

 

Beş dalda Oscar adayı olan Aşk, kentli insanın yakıcı ve sarsıcı yalnızlığını anlatıyor. Bireyin, teknolojik bir aletten ilgi ve alaka beklemesi, oysa ne acıdır. Karşılıklı kur yapmak, iyidir, hoştur, ancak bir sese, bir beden bulamamak, bir sesin elini tutamamak, fenadır, zordur. Kalabalıklar içindeki yalnızlık, gündelik hayattan kopuşu ve içe dönük bir yaşamı benimsemeyi doğruyor. Elbette, gönüllü yalnızlık, zorunlu yalnızlıktan daha çekilebilir bir durumdur ve bazen kaçmak, kalıp kabullenmekten çok daha mantıklıdır. Tükenmek, yaşama sevincini yitirmek, örselenmek, incinmek, ezilmek, zamanla duyarsız, duygusuz, robot benzeri bir insana dönüşmeyi getirir, getiriyor. Çağımızda sanal alem bağımlılığı, tedirgin edici boyutlara ulaşmış durumda, vapurda dahi, denizi, Boğazı, Kız Kulesi’ni izlemek yerine, akıllı telefonlarına gömülmüş, çevresiyle irtibatı kesmiş insanlar yok mu? Peki, çay eşliğinde, sevdiğiyle kısacık ve sıcacık bir sohbet etmek yerine, tablet bilgisayarlarıyla oyun oynayanlar… Aralarında ben de varım, sen de varsın, belki giderek hepimiz olacağız, hayattan kopacağız.

 

“John Malkovich Olmak” ve “Tersyüz” (Adaptation) gibi dahi işi iki harika filme imza atan, Spike Jonze, Altın Küre’de en iyi senaryo ödülünü kapmıştı, en iyi orijinal senaryo dalında, Oscar’ın da favorisi, hiç kuşkusuz. Hakkıdır. Yeteneği tartışmasız olan Joaquin Phoenix, yine döktürüyor, Amy Adams deseniz, kötü bir performansını hatırlamıyorum. Filme dair en çok neyi mi sevdim? İşte budur dedirten sanat yönetimini bir kenara bırakırsak, gelecekte bile, eski bir romantizmi sürdüren, başkaları için duygusal ve kişisel mektuplar yazarak hayatını kazanan bir insan olması, ne güzeldi. Özel mektuplarını başkasına yazdıran insanlar meselesi ise gidilen yolun vahametini ortaya koyuyor, paranın amansız hükmü, özeline verdiğin değerin azalması, zamanı yanlış kullanmak. Hani bir türküde vardır ya; “Geçen gün ömürdendir”, işte öyle bir şey.

 

Bir Mucize İki Kere Gerçekleşmez

 

“Bir küçük Eylül meselesi”ni, hiçbir beklenti içerisinde olmadan seyrettim, hakkında en ufak bir bilgim dahi yoktu, beni şaşırtan, hayli temiz çekilmiş, dürüst bir işle karşılaştım. Küçük bir öykü bu, müzikle, karikatürle, sevinçle, hüzünle ve Bozcaada ile süslenmiş. Evet, meşhur “Ezel” dizisinin senaristi Kerem Deren, filmi hem yazmış, hem de yönetmiş. Ve ilk denemesinde başarmış, umarım hiç bozmaz, katarak, hatalarını azaltarak, giderek ustalaşarak devam eder. 100. Yılındaki memleket sinemamız aşkına, tutunca üçleyen, dörtleyen gişe tipi projeler dışında, hikayeleri güzelce resmedecek insanlara da ihtiyacımız var.

 

Filmi izledikten sonra Twitter’a; “bir küçük Eylül meselesi, seyredilesi bir film olmuş. Hüzünlü bir karikatür gibi, bir Zihni Sinir projesi gibi, aşkın mucize olması gibi…” yazdım, hemen telefonlarım çalmaya başladı, eh pek alışık değiller insanlar, yerli işi filmler hakkında olumlu şeyler yazmama, önceliğim bir öyküye inanmak dedim, gerisi hep ayrıntı çünkü. Devamında görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki, yurdumuzun en iyi gözlerinden biri, onun kamerasından dökülen sahneleri görünce daha iyi anlıyorsunuz, insan, her şeyi bırakıp, Bozcaada’ya yerleşme fikriyle çıkıyor, sinema salonundan… Karikatürist Erdil Yaşaroğlu’nun da çizimleriyle filme katkısı büyük.

 

Engin Akyürek, Farah Zeynep Abdullah, Ceren Moray ve Serra Keskin’in aralarında bulunduğu oyuncu kadrosu, filme çok şey katmışlar. “Tek” denilen başroldeki münzevi, yarı deli, insan iyisi karikatüristin, karakter gelişimi keşke daha iyi verilebilseydi, hem derinlik kazanırdı, hem de sinemamız adına unutulmaz olurdu. Film şuna benziyor, bunu andırıyor meselesine hiç girmeyeceğim, esinlenme hep olur, klişeler yerinde kullanılırsa, cuk oturur. Tesadüfler, insanları bir araya getirir, zıt karakterler birbirlerini çeker, tüm bunlar malum, nerede, ne zaman, hangi koşullarda, işte bu bilinmez. Denk gelmesi zordur ve bu yüzden aşk bir mucizedir, daha da yazasım var, ancak sonrası ‘spoiler’ vermek gibi olur, noktayı koyalım.

 

Sadece Aşıklar Hayatta Kalır

 

Amerikan bağımsız sinemasının yetenekli, deneyimli ve öncü senarist yönetmenlerinden Jim Jarmusch, Hollywood dışında da beyazperde düşleri kurulabileceğini, tüm dünyaya kanıtlayan, hatta ötesinde memleketimizin genç kuşak sinemacılarını da derinden etkileyen bir isim, hiç kuşkusuz. Salt gişe odaklı sinema anlayışına; “Bir filmin tüm prodüksiyonu filme, onun düşüncelerine, içeriğine, şekline hizmet ediyorsa, iyi, yok eğer yapımcının cebini doldurmaya hizmet ediyorsa, o zaman kötüdür” diyerek karşı çıkan Jarmusch, kariyerinin en iyi ve nitelikli işlerinden biri olan Sadece Aşıklar Hayatta Kalır’ın Only Lovers Left Alive), ülkemizde Sevgililer Günü ayağına pazarlanmaya çalışıldığını duysa, bozulurdu sanki… Filmin, Tom Hiddleston, Tilda Swinton, Mia Wasikowska, John Hurt, Anton Yelchin ve Jeffrey Wright’dan oluşan müthiş bir oyuncu kadrosu var. Aralarında tam 21 yaş fark bulunan Tilda ve Tom, rollerinin hakkını ziyadesiyle vermişler ve hiç sırıtmamışlar, aksine sinema tarihine mükemmel bir çift armağan etmişler. Müzikle birleşen, mizahla gelişen, zekâyla yetkinleşen estetik bir yapıt bu, sonsuz bir aşka mahkûm olan vampirlere dair. Kendin halinde bir eğlence, mutlak romantizm ve akıcı diyaloglar… Kâh yavaşlayan, kâh hızlanan, karanlıktan bırakan ve bunaltan bir yanı da var elbette, genel izleyici tüm bunları hesaplayarak seyretsin derim, gerçek sinemaseverler ise zaten izleyecektir, eminim. Post-modern ve sanatsal vampir öykümüzde, insanların değil, vampirlerin ruhu vardır aslında, insanlar, yaşayan ölülerdir, onlar, zombi’dirler, kanları bile bozulmaya başlamıştır. Görece haklılar da, hani…

 

Vampirlerin aşkı seri olur

 

“Vampir Akademisi” (Vampire Academy), adı üzerinde okullu vampirleri konu alan, hikâye anlatmaktan ziyade, ısırmak, âşık olmak, kaçmak, kovalamak ve kan banyosu yapmak temalı, fantastik bir deneme… Yani 5 filmlik pek meşhur “Alacakaranlık” (Twilight) bitince, “teenage” cephesinde doğan boşluk kapanıyor ve “yeniyetme” serilerinin en sonuncu nihayet başlıyor. Bu hayli yüzeysel, haddinden fazla geveze ve son kerte şamatacı film için fazla lakırdıya gerek yok, derinlik aramaya hiç gerek yok. İyilik, kötülük çatışması, klişe yağmuru ve olmazsa olmaz sevda, bu basit ve bildik şeyleri anlatamamak ise bambaşka… 118 kopyayla gösterilecek film, fena ötesi, lakin gençler, büyük bir hasretle bekliyorlar. Artık yetişkiniz diye, ergen olduğumuz vakitleri unutacak değiliz. Ötesinde çoksatar altı kitaplık serinin, sinemaya uyarlanması, haliyle yıllar sürecek ve onlar da büyüyecekler. Şimdi ilk sevmelerin, garip ve tuhaf kitaplar ve filmlere hayranlık duymanın tadını çıkartsınlar, hem sabun köpüğü işler, zihni de pek yormaz, başka da ne söyleyelim?

 

Balayı için köyü boşaltmak

 

Sevgililer Günü paketinde, vampirlerin sonsuz aşkı var, teknolojik aşk var, klasik aşk olmasın mı? Aşk, nişan, düğün ve elbette “Balayı”… Haftanın ikinci yerli filmi olan Balayı, Koray Baliç’in yazdığı ve çektiği, Emre Kılıç, Seda Tosun, Petek Kırboğa, Dilan Çiçek Deniz ve Bertan Ceylan’ın belli başlı rollerini üstlendiği, romantik komedi formatında ve güçlü rakipleri karşısında hayli ‘iddiasız’ bir konumda bulunan bir seyirlik. “Ülkenin en zengin iş adamlarından Uğur ile çok ünlü bir oyuncu olan Gül, tanıştıktan bir hafta sonra evlenirler. Çift sürpriz balayı için Kaleköy’e giderler. Uğur, Gül ile baş başa kalmak için köylüleri köyden göndermiştir.” Devamını yazamıyorum, takatim kalmadı. Özetle, bu film hakkında herhangi bir malumatım yok, gidecek arkadaşlar, şayet beğenir ve bana da önerirse, seve seve seyrederim.

 

Âşıkları ayırmayın!

 

“Sonsuz Aşk” (Endless Love), bundan tam 33 yıl evvel, “Affedilmeyenler” adıyla gösterime giren ve henüz 16 yaşındaki güzel aktris Brooke Shields’i dünyaya tanıtan vasat filmin, yeniden çevrimi… Başlıca rollerde Alex Pettyfer, Gabriella Wilde, Robert Patrick, Bruce Greenwood, Rhys Wakefield, Dayo Okeniyi, Emma Rigby ve Joley Richardson, yönetmenlik koltuğunda ise Shana Feste var. “Karizmatik delikanlı ve ayrıcalıklı genç kız” gibi bir tanıtım notu var, aşk mı anlatılıyor, pazarlama stratejisi mi, belli değil. Neyse, ebeveynler gençleri ayırmak isteyince, mesele tutkulu bir aşk serüvenine dönüşüyor, sözüm ona… Sezar’ın hakkını, Sezar’a verelim, vizyon diyecek üç tane iyi film varken, tatsız tuzsuz bir yapımı tavsiye listesine almamız, pek mümkün görünmüyor.

 

Aşk dışı tek seçenek

 

Tam 7 filmin gösterime gireceği, adı konmamış aşk filmleri haftasında, tek ayrık otu ‘RoboCop’, kuşkusuz. Ve çok şükür, filmin ismini ‘Aşk Polisi’ diye çevirmemişler, böylesi bir tuhaflık vuku bulsaydı, şaşırmazdım da hani… Sevi öyküleriyle hiç işim olmaz diyenler için, biricik seçenek haline dönüşen RoboCop, haftanın en çok kopyayla giren ikinci filmi (130 kopya), üstelik… Bundan 27 sene önce, teknolojiden görece muaf bir zamanda çekilen ilk RoboCop, hepimizi etkilemişti. Bilimkurgu klasiğine dönüşmese dahi, birçok sinemasever için kültlük mertebesine erişmişti. Bu yeniden çevrim RoboCop, Joel Kinnaman, Gary Oldman, Michael Keaton, Abbie Cornish, Jackie Earle Haley, Michael K. Williams ve Samuel L. Jackson’lu güçlü kadrosuna ve teknolojinin artık uçuşa geçmiş olmasına karşın, orijinal yapıtın eline su dökemiyor, belirtelim. Son olarak; ABD, dünyanın geleceğini de ipotek altına alacak mevzusu, harbiden baydı.