8174288438_6c79ccf1f3

 

 

ALPER TURGUT

 

Yılın en çok beklenen filmleri, resmen ardı ardına geldi. ‘Hobbit: Beklenmedik Yolculuk’ gösterime girdi bile, “Pi’nin Yaşamı” da birkaç gün sonra vizyon diyecek. Bu iki film, kahramanlarını maceraya sürükleyen birer masal aslında… Çocuklar ve gençler kadar, büyümemeye yemin etmiş, bir yanı hep çocuk kalmış yetişkinleri de, büyülü bir dünyaya taşımak, beyazperde aracılığıyla da olsa serüvenine katmak ve kısa bir süreliğine sıkıcı ve tekdüze gündelik yaşamlarımızdan uzaklaştırmak, işte bu güzel bir şey… Bildik masallarla büyüdük, bir kısmı ürkütücü ve çoğu saçma sapan… Ebeveynlerimizin ne anlatıyorsa, düşlerimizin süsü de o kadardı. Onların hayal gücüne ve sallama yeteneğine kalmıştı, küçük ufuklarımız. Jules Verne ile daha tanışmamıştık, Kemalettin Tuğcu ile hayatın tokadını yememiştik henüz… Sonra TV girmişti evlerimize, siyah beyaz ve haliyle tek kanal… Çizgi filmler, bize anlatılan öykülerle pek uyuşmuyordu, çizgi filme inanıp, bir kedinin konuşmasını bekleyenler bile vardı, hatırlarım. Ama kedi, mırrr ve miyavvvdan başka bir şey söylemedi, inadına… Masalların, gerçekle alakası yoktu, zamanla öğrenecektik.

 

Şimdi çocuklar daha şanslı, rüyalarını süsleyecek, hayallerini renklendirecek teknolojinin ortasında dünyaya geliyorlar. Belki yine masal dinliyorlar, anne ve babaları yine uyduruyor, akıllarına o an ne geldiyse… Ancak sinemaya gittiklerinde, görsel çağın nimetlerinden, efektlerin çarpıcılığından ve üç boyutun cazibesinden yararlanmayı da biliyorlar. Ne denir, harbiden şanslı bir nesil. Her ne kadar, arsalarda koşturmasalar ve Pal Sokağı Çocukları gibi yaşamasalar da…

 

Değişmeyen tek şey, uyarlama filmlere gösterdiğimiz tepkiler… Conan, benim en sevdiğim çizgi kahramandır, barbar hiç kimseye benzemez, kaba, saba ve hep öfkelidir. Kendince bir adalet anlayışı vardır ve kılıcından başka hiçbir şeye güvenmez. Filme çekilen Conan’ı hiç sevmedim, derinlikten yoksun ve basit buldum. Benim hayalimdeki kahramanla örtüşmüyordu, hatta bozuyordu kafamdaki Conan gerçeğini… Hobbit ve Pi’nin Yaşamı için de aynı şeyler geçerli… Kitaplarını okumamıştım, belki de bu yüzden her iki filmi de sevdim. Hobbit olduğunuzu düşünün bir an, evinize hoyrat, aç, azimli ve zamanla sevilebilen 13 cüce ve iyilik timsali bir Gri Büyücü geliyor ve sizi delidolu bir maceraya davet ediyorlar. Arkadaşlar, şimdi ne gereği var mı dersiniz, yoksa onlara katılıp, maceraya mı koşarsınız? Sorunun yanıtına göre, ya yetişkin olmuşsunuz, ya da hep çocuk kalmışsınızdır. Serüven arayanlar, inadına çocuk kalanlardır…

 

Şimdi, filmlerimize geri dönelim. Peter Jackson, Yüzüklerin Efendisi’yle, ölümsüz ve kült bir üçlemeye imza atmıştı. J.R.R. Tolkien’in öykülerine doyamamış olacak ki, Orta Dünya’ya geri dönmeye karar vermiş. Evet, “The Hobbit” de bir üçleme olacak, ilk film Hobbit: Beklenmedik Yolculuk ile hem Orta Dünya özlemimizi giderdik, hem de giderek ivmeyi arttıracak bir maceraya adım atmış olduk. Bizim Tepegöz muadili Troller, en etkileyici yaratık, ateş saçan ejderha, hani kulakları olmasa mankenlik yaparlar diyebileceğimiz güzelim Elfler, kötülük kontenjanından Orklar, yani her şey var bu filmde… Kitaba uyuyor mu, eklemeler var mı, bilemem. Lakin başka filmlerden esinlenmeler var, eh olacak o kadar… İtirazı olanlara şunu söylemek istiyorum, yerli ve yabancı yıl içinde gösterime giren aksiyon, macera filmlerine bir baksınlar, bu ölçüde bir proje varsa, ona gitsinler. Yoksa otur, izle ve keyfini çıkart arkadaş! Bir Pazar günü Yüzüklerin Efendi üçlemesinin, DVD için genişletilmiş versiyonu seyrettim. Tüm günümü yedi ama bitti diye hayıflandım. Hobbit: Beklenmedik Yolculuk’a da aynı hisleri besliyorum. Film bittiğinde biraz mutsuzdum, belgesel vari hayatımıza döneceğimiz için…

 

Gelelim, Ang Lee’nin yönettiği Pi’nin Yaşamı’na… Yann Martel’in çoksatar kitabından (dünya genelinde yedi milyon adet) uyarlanan bu üç boyutlu film, Hindistan ve Tayvan’da çekilmiş. Neredeyse tüm dinlere inanan bir delikanlı ile bir kaplanın, sandalda geçen öyküsü bu… Okyanusta batan geminin, kazazedeleri daha çoktur oysa… Hain bir sırtlan, kırık bacaklı bir zebra, bir orangutan ve üç yüz kiloluk bir Bengal kaplanı ve kahramanımız Pi… Sırtlan, zebra ve orangutanı, kaplan da sırtlanı öldürür. Geriye kalan, Pi, Kaplan Richard Parker ve yaşama tutunmaktır. Büyülü bir hayata tutunma mücadelesidir bu, açlığa, susuzluğa ile tüm korkulara rağmen, dostluk diye bir şey vardır. Kitabı sevenler, filmi sevecek mi bilemem, ancak müthiş bir iş çıkmış ortaya, bunu bilsinler. Pi’nin Yaşamı, yılın en iyi filmlerinden biri, hiç kuşkusuz… Keşke her masal böyle anlatılsa, hayalleri beyazperdeye yansıtarak…