ALPER TURGUT

 

Dünyada insan nüfusu giderek artıyor, hem öyle böyle de değil, milyar milyar üstüne… Lakin insan hızla çoğalırken, insanlık ise bariz azalıyor, tam tersine… Hele güzelim insanlar, onlar erkenden göçüyorlar, laf olsun torba dolsun diye değil ha, kuşkusuz iyiler erken ölür, kötüler kazık çakar şu yalan dünyaya. İnsana dair hasletlerin tükenmesi, hasreti büyütür, o kadar. Erdal Tosun’u tanımam etmem, çokça ekranda ve beyazperdede gördüm, birkaç kez ayaküstü laflamak dışında, bir o kadar da selamlaşmak haricinde, elbette. Ancak ona dair izlenimim, olumluydu. Çünkü tereddütsüz samimiydi, samimiyetsiz samimilerin ortasında, anlardınız, bilirdiniz insan olanı, insan kalanı… Hatta arkadaşlara, tam rakı masasında hasbıhal edilecek adam demiştim, onlar da, kafalarını sallayarak onaylamışlardı. Ah be olmadı ve olmayacak.

Samimiyet de kâfi gelmez bazen, sempatikti, dürüsttü, oyuncu milletinin önemli bölümünde baş gösteren havalanma, ünü taşıyamama, affedersiniz kıç kalkması, onda yoktu. Tepeden tırnağa hüzündü o, bir bedene sığmayacak denli, işte bu yüzden taşıyordu, direkt hissediliyordu. Komik bir adamda, burukluk ne arar birader diye sormazsınız değil mi? Mizah, şüphesiz en vurucu izahtır, yüzeyselliğe mahkûm, katmanı olmayan, derinliğe ulaşamayan insanın, harcı da değildir! Yaşanmışlıklar, çok şey katar insana, çoğu şeyi de alıp götürür, deneyim deyip geçmeyin ha, dik duran boş başakların, el üstünde tutulduğu, önemi ve değeri hak etmeden kucakladığı bu asri çağda, olgun başaklara hakarettir. Evet, Erdal Tosun’un dediği gibi; “Ben, hiçbir şeyin azı olamam”, oysa günümüzde, beyin bile ne kadar az kullanılırsa, o kadar iyi, biat, itaat, aman efendim, sepet efendim, ne olursa razı, en aza tav çoğu insan, ne yazık ki.

Sanırım 22 sene önceydi, bir habere gitmiştim Anadolu yakasında, bir ailenin içine doluştuğu arabasının üstüne, kocaman TIR düşmüştü. Yamyassı, dümdüz olmuştu otomobil, olay yerine ilk ulaşan kaç yıllık trafik polisi bile, bu ne biçim bir kazadır, resmen katliam demişti. Harbiden vahşi bir cangıl gibi memleketimiz, anlamsız ve sıra dışı ölümler, sanki inadına gelip buluyor insanlarımızı, çekiyor aramızdan teker teker, beşer, onar.

 

Bakın, bu ne acı bir vakadır, Yeşilçam’ın karakter oyuncularının haslarından, evlerimizin güldüren aşçısı Necdet Tosun gibi oğlu Erdal da, ne hikmetse trafik canavarı dediğimiz insan zaaf ve hatalarına kurban gitti. Bu elim kazaya, aslında bir büyük drama yol açan Nihat Şaki de, ben de babamı trafik kazasında yitirdim diyor. Ama “ölen ünlü olunca tutuklandım” demeyi de söylemeden edemiyor, hiç akıllanmamışsın ki, hatanın farkına varamamışsın ki. Ah ulan! Harbi harbi ne çok insanı vermişiz toprağa, trafik denen illet aşkına… Vah ki vah! Babaları Necdet Tosun’un yolunda karar kılan ve oyuncu olan Gürdal ve Erdal Tosun, karamsarlık, üzüntü ve tarifsiz acılar memleketinde, somurtuk çehremizi aydınlattılar, gülmeyen yüzümüzü, bir nebze de olsa tebessüme uğrattılar. Sorarım, az şey mi? Hah! Unutmadan, yeri dolmayacak aktör, boş bir lakırdı değil, yetenek öyle de bol bulunmaz, gidenin yerine yenisi konmaz, konamaz.

 

Hasta halinde, sabahın köründe, üstüne üstlük kimseye de yük olmadan, acılardan beslenen ve tırnağının ucuna taş gelse feveran ederek, ‘dram kraliçelerine’ rahmet okuturcasına reklamını yapanların dünyasında, hayata tutunmaya çabalarken, yaşamaktan alıkonulması, kederimize keder ekliyor, değil mi? Necdet Tosun, ilk oğlu Erdal doğunca; “Avuçlarımın arasında kayboluyor sanki…” demiş ve eklemişti; “Onu incitmekten her baba gibi çok ama pek çok korkuyorum.” Biricik kardeşi Gürdal, hastane yatağındayken, Van’a sete gitmesi gerekmişti Erdal’ın, gitmeden önce sıkı sıkı tembihledi biraderini; “Ben geleceğim, sakın ben olmadan ölme” dedim. “Tamam” dedi. Yorgundu ama alışıktık buna. Sözüne güvenip Van’a gittim. Tutmadı sözünü, öldü i.bne… Bir fotoğraf gördüm geçen gün, Necdet Tosun, iki yanında iki oğlu, poz vermişler, gözleri sımsıkı kapalı, süslü bir yatakta. Şimdi yine koyun koyunalar, aynı mezarda.

Tamam, replikleri senarist yazar da, söyleyenin diline, tipine, karakterine yakışacak be usta; “Biz burada oturmuş sevgilimizi bekliyoruz, sen bize sallama çay getiriyorsun…” Seyretmediyseniz dahi, kafanızda canlandı mı? Hah! İşte tastamam olay bu… Sırasıyla oynadığı dizileri ve filmleri mi yazayım şimdi buraya, o mevzu kolay, açın bakın internetten, ben, oynayamayacağı projelerin derdine düştüm. Birçok kötü seyirlikte, sen parıl parıl parlasan da, ne arıyordun orada demeyeceğim asla, nice ödüllü ve kabiliyetli aktör ve aktris var, ya iş bulamıyorlar, ya da bari kurtarmayı deneyeyim diye vasat yapımı, resmen heder oluyorlar. Manken arıyor adamlar, şekilde takılıyorlar, oysa bir oyunu, bir diziyi, bir filmi kurtaran, çirkin bellenenler, anlamıyorlar, basmıyor kalın kafaları. Organize İşler’de diyordu ya; “Bir ara çok konuştum, hiç faydasını görmedim, bıraktım”, al buyur, meramını anlatmak da fayda etmiyor, halden anlamayanlar sarmışsa dört bir yanı. Ve benim en sevdiğim replik; “Ne olmuş yani, büyük adam olamadıksa, hayallerimizi satmadık ya…”

Eyvah Necdet, Spartaküs Vedat ve diğerleri, hayatımıza renk kattı, bir yakınımız ölmüşcesine üzüntümüz bundan. Alçakgönüllülük, karşısındakini dinlemek, kibirden nasip almamış olmak. Ve elbette savrulmamak, aynı kalmak… Son nefesini verenin arkasından atılıp tutulmaması, bugünlerde az rastlanan bir şey, herkes tanımadığı insanlara dahi kinini, zehrini döküyor. Kendini hayatını, asla riske atmamış, bir adam veya kadın, baskın yapmış, hapis yatmış, devrim yapmış, ABD emperyalizminin 634 suikast girişimi atlatmış Fidel Castro’ya, aklı sıra atar yapıyor, daha yaşamadan hayata isyan eden ergenler gibi. Her neyse…

Biz bu ülkede yorulduk, ölümlerden, ölüm haberlerinden yorulduk. Her seferinde azaldık, tükendik, bıktık, usandık. Erdal Tosun, belki hiç gülmedin ama hep güldürdün. “Hüzünlü değilim, mizacım böyle…” dedin. Dilerim vardır öteki tarafta da bir hayat, acılardan, hastalıklardan ve ayrılıklardan uzak. Seni bekleyenlere kavuşur, Necdet Baba ve Gürdal ile gülersin gürül gürül.