Alper TURGUT

 

Herkes gider tersine, ben giderim Mersin’e, pardon Artvin’e… Hadi yazın ilk ayağı haziranı geçelim, lakin temmuzda, İstanbul’da resmen nemde çimdik, sosyal medyada, tatile gidenlerin inadına fotoğrafladıkları hayli çirkin ayaklarını gördük, ya sabır çektik. Sıcakta, nemde, trafikte ve mahşeri kalabalığın içerisinde hararet yapan bedenlerimiz ve memleketin amansız siyasi meseleleriyle pişen beyinlerimiz, harbiden yordu bizi ve üstüne gelen cumhurbaşkanlığı seçimi de, şöyle güzel bir tatil kafası yaşamamızı engelledi, hasret çekilen rahatı ve gecikmeyi seven huzuru, ağustosun ortasına öteledi.
Evet, Gazze’den, Rojava’ya katliamlar yaşanırken, tatil yapma fikri bile, insan için ağır bir yük, başkalarının dramından kolayca sıyrılmak, hiçbir şey yokmuş gibi davranmak, bak hayat sürüyor diye dönüp ardına bakmamak, kimseye yakışmaz, yakışamaz. Neyse… Kafa nereye giderse, sorular ve sorunlar da onunla birlikte taşınıyor, son tahlilde… İstanbul’dan uçakla Batum’a, oradan sınırı geçip Hopa’ya, devamında kara yoluyla Ahıska Türklerinin küçük ve şirin ilçesi Ardanuç’a ve en nihayetinde Aravet (Torbalı) köyüne ulaşana dek, bunları düşündüm, bir hafta boyunca, İnternet’ten ve bin bir çeşit dertten uzak durabilmek mümkün mü, göreceğiz dedim. Nerde? Dakika bir, gol bir İnternet’in ve uğursuz haberlerin peşine düştüm. Merak ne büyük bir hastalık ve üstelik şifası da yok.
İlk sorum köyde yaşayanlara oldu, en büyük meseleniz nedir diye, gece ayılar gelip, mısırlara dadanıyormuş, geçenlerde bir kurt koyunu kapmış, sonra yaban domuzları, çakallar, çeşit çeşit yaban…

 

Biz kentlilerin dertleri de tuhaf be arkadaş, köyde dert, don oldu, inek doğurdu, tavuklar kaçtı, kocaman köpek cesur çıkmadı, arılar bal yapmadı. Sonra toplu nakarat geliyor; barajlar geldi, iklim değişti, hayvancılık öldü, tarım desen sizlere ömür.

 

Oyunuzu kime vereceksiniz diye sordum, kimi Recep Tayyip Erdoğan, kimi de Ekmeleddin İhsanoğlu dedi, Selahattin Demirtaş’a oy çıkmadı. Aday belirleme kriterleri de malumunuz; Başbakan, Ardanuç’a hastane yaptı, yol getirdi, İhsanoğlu ise akıllı, okumuş adam, hoca, muhafazakar, dindar… Eskiden solcuların kalesi olan Ardanuç’ta CHP kazanmış son yerel seçimi, cumhurbaşkanlığı için solcuyu geçtim, bir sosyal demokrat, aday yok muydu kocaman memlekette soruma ise yanıt yok. Büyük kentlerde bile bu soru geçiştirilirken, köyde yanıt aramak ise benim saflığım olsa gerek. Bu kadar siyaset yeter.

 

Köylerde sadece yaşlılar kalmış, görmesek de, gitmesek de o köy, bizim köyümüzdür lafı, yaylalar sağ olsun, yazın sekteye uğruyor. Yayla turizmi diye, festivaller diye bir gerçek var. Lakin kışın, kuş uçmaz, kervan geçmez bir yere dönüşüyor buralar, ulaşım zor, hayat zor, çok zor. Tek tek kalan gençler var, onlarla konuştum. Yalnızlık zor zanaat dediler, sigortalı değiliz, köylüyüz, bize kız vermezler dediler, ilk fırsatta kaçacaklar, gözlerinden belli, besbelli.
İstanbul’u sormadılar, nerelisin dediler Adanalıyık dedim, merak ettikleri Adana’nın köyleri oldu, orada şu var mı, bu var mı, tarım ne durumda, hayvancılık ne halde, falan filan. Dedim bambaşka bir coğrafyanın ve iklimin insanlarıyız, fark etmez dediler, köylü köylüdür. Sanırım çocuklarını alan, yakınlarını göçe zorlayan kentlere ve dolayısıyla kentlilere gıcıklar, ne diyelim, vallahi billahi haklılar.

 

Köylülük yan gelip yatma yeri değildir, bunu öğrendim, biz kentliler, sabah surat bir karış işe gidiyoruz, akşam tüm enerjisi alınmış evlere dönüyoruz, pelte gibi, robot gibi, çayın posası gibi… Köyde sabah beşte başlıyor hayat, büyükbaş hayvanlar, otlamaya çıkartılıyor, sonra süt sağılıyor, sonra kümes, sonra bahçe, eski evlerin sorunları da bitmek bilmiyor, durmak yok, dinlenmek yok, gece de yaban hayvanları için nöbet tutuluyor. Yaban hayvanlarını öldürmek için değil, havaya ateş açıp kaçırtmak için, yoksa cezası büyük, öyle kafana göre avlanmak yok, bahçene dalanı vurmak yok. Kentler bizleri mızmız hale getiriyor, köyde böyle bir lüks yok, sert, sabırlı ve her an tetikte olmalısın. Ayıyla karşılaşınca, merhaba sevgili ayı, biz kentten geldik, çevreciyiz, sizlerin dostuyuz demeyin sakın, mümkünse direkt kaçın.

 

Kedilere olan sevgimi bilmeyen yok, kedi yok mu diye sordum, o ne işe yarar dediler, eee fare yakalar dedim, ters ters baktılar. Üç yıl önce vardı bir kedi dedim, çoktan kaçtı dediler, o kadar. Yani diyeceğim o ki, bizlerin ezberi, onlarda yok, küçük burjuva zaaf ve eksikliklerinden bihaberler, çetin koşullarda yaşamak için belki doğru olan budur, kim bilir?

 

3 Ağustos 2014 / Evrensel