ALPER TURGUT

 

Pasif direnişin mucidi ve uygulayıcısı Gandi’yi rehber belleyen ve onun yolunu izleyen Martin Luther King Jr.; “Sonunda düşmanlarımızın sözlerini değil, dostlarımızın sessizliğini hatırlayacağız” der. Yurttaşlık hakları, özgürlük ve eşitlik için mücadeleye atılan Martin Luther, resmen sivil itaatsizliğin destanını yazar, 39 yıllık ömründe… Hah! Sakın ha, pasifist lan bu zaten deyip geçmeyin, şiddet içermeyen, zalimin öfkesini propagandaya çeviren bu eylem türü, büyük bir sabır, uzun soluklu mücadele, çile, çile ve çile gerektirir. İtilip kakılmayı, dövülmeyi, ötekileştirilmeyi, hapsedilmeyi ve hatta öldürülmeyi göze almak demektir, savaşma seviş ile karıştırılmasın.

 

“Selma”, bizdeki adıyla Özgürlük Yürüyüşü, Martin Luther King’in, hayatından ve mücadelesinden bir kesiti kurguluyor, filme dair eksiklik hissi, işte tam da bu yüzden… Oysa benzer bir mücadeleyi, farklı yoldan yürüten ve aynı yaşta öldürülen Malcom X gibi, bir biyografi filmini kesinlikle hak ediyordu, parça parça öyküler veya TV işi şeyler yerine… Hem biyografi ve gerçek yaşanmışlıklar, ödüllere doyamıyor, özellikle son yıllarda… Hollywood yerine, Amerikan Bağımsız Sineması, bu misyonu yüklenirse ne güzel olur! Misal Gandi, ne müthiş bir yapıttır, çarpıcıdır ve kesinlikle akılda kalıcıdır. Şimdilik 27 ödüllü Selma ise Oscar’a yükleneyim diye, tipik Hollywood klişelerine sarınmış, bu ucuz oyunlar, filmin tadını kısmen kaçırmış. Amma ve lakin bu film iyi ve seyredilmeye değer. Selma’ya dair en sevdiğim şey ise, müzikleri oldu, tek kelimeyle enfes. Filmin belli başlı rollerini David Oyelowo, Tim Roth, Tom Winfrey, Martin Sheen, Carmen Ejogo, Giovanni Ribisi, Cuba Gooding Jr. sırtlamış, yönetmenlik koltuğuna da üçüncü uzun metrajını çeken Ava DuVernay oturmuş. Ekip, gayet güzel!

 

Selma, Martin Luther King’in Nobel Barış Ödülü’nü almasıyla başlar. Selma demişken, Alabama’nın bir kenti olduğunu belirtelim, siyahilerin daha yoğun olduğu, ancak hiçbirinin oy kullanamadığı, hala “zenciler, bizim kölemizdir” kafasını sürdüren Güneyli beyazların kalesidir bu yer… “Özgürlük de bir dindir” der bizim sosyolog ve Baptist rahip Martin Luther King, 1965 yılında Oy Hakkı Kanunu için 87 kilometrelik, Selma-Montgomery yürüyüşünü tertip eder. Alabama’nın başkenti Montgomery, Doktor King’in, 10 yıl önce, 1955’te otobüslerdeki ırkçı uygulamayı protesto etmek için, boykot başlattığı yerdir, aynı zamanda… “Uçamazsan koş, koşamazsan yürü, yürüyemezsen sürün ama ne yaparsan yap ilerlemesin”, kararlılık ve gözü karalık budur.

 

Yarım asır önce, bir yürüyüş gerçekleştirirler, tüm ABD’nin gözü bu eylemdedir, Kuzeyli beyazlar da desteğe koşar, elbette kan da akar. ABD başkanı Johnson, FBI kurucu direktörü Edgar, bölge valisi Wallace, hepsi öyküye katılır. İnsan hakları davası, yasadışı dinlemelere, bel altı vurma gayretlerine, tüm tehditlere ve hedef göstermelere rağmen, tam gaz sürmektedir; “Bir rüyam var! Bir gün, dört çocuğumun da derilerinin rengi ile değil de kişilikleri ile yargılanacağı bir ülkede yaşayacaklarına dair…”

 

Bu rüya, bu hayal gerçekleşmiş değildir henüz, bakmayın Obama’nın başkan olduğuna, onun da Nobel Barış Ödülü aldığına, hala sokaklarda siyahi insanlar, polis tarafından vurulmakta ve hala cezaevleri, tıka basa siyahiler ile doldurulmakta… Evet, Martin Luther King’den Malcolm X’e, Marcus Garvey’den Kara Panterler’e, tüm Afroamerikan hareketleri, zalim beyazlarla mücadele ettikleri kadar, köle ruhuna hapsolmuş ve sessiz kalmış siyah insanları da harekete geçirmeye çalıştılar. Özgürlük ve eşitlik, öyle kolay gelmez, gönüllü de verilmez, zalimler reddeder, mazlumlar ister ve direnerek kazanılır. Ve eninde sonunda hayat bulması gereken bir rüyadır, o en güzel rüyadır, vicdanın ve adaletin hüküm sürmesi için. Yazıyı yine onun sözüyle tamamlayalım; “İnanmak, merdivenin tamamını görmediğin halde ilk adımı atmaktır.”