ALPER TURGUT

 

Gencecik, solaryumlu, pırıl pırıl dişli, hayli canti, pek havalı bir delikanlı görmüştüm, sanırım patron idi, kasıntının önde gideniydi, iki katından daha yaşlı bir adam vardı yanında, ezik, boynu bükük, el pençe divan, sesi titrek, beyim diyordu, haklısınız beyim, doğrusunuz beyim, siz daha iyi bilirsiniz beyim. İşsiz kalma korkusu, yaltaklanma duygusunu doğuruyor pek çok insanda haliyle, evde eş, çocuklar, kira, bitmeyen faturalar, zengine köle olan fakirler fukaralar… Beladır işsizlik, yaşayan bilir, vebalısın gibi senden uzaklaşır insanlar, çevren boşalır, sanki suç işlemişsin, onun işine göz dikmişsin gibi, cüzdanına el atmışsın gibi, parasını çalacakmışsın gibi… Vicdansızlık büyür, saçmalık çoğalır, tuhaftır insan denen yaratık, güçlü hissettiğinin yanında durur, elbisesine göre değer verir, arabası gıcırsa saygısı artar, vesaire vesaire… İnsan olmak zor zanaattır, hep vicdanlı kalmak kadar…

 

Dardenne Biraderler, “İki Gün ve Bir Gece” (Deux Jours, Une Nuit / Two Days, One Night) adlı son filmleriyle, hep zengin, hep mutlu, hep sorunsuz sandığımız Avrupa’da da, ekmeğin aslanın kursağında olduğunu bize göstermişler. Belçika’daki işçilerin, işsizlerin, ek işlerle geçinebilenlerin ve göçmenlerin dünyasına bir pencere açmışlar. Bu bir vahşi kapitalizm filmi değil, elbette kapitalizm, şu an dünyayı şekillendiren, devletleri hizaya çeken, insanları öğüten sistem, ancak bu daha çok, yerel beceriksizliklerin, insanın doğasının, devlet belasının filmi… Çünkü kapitalizm, çalışmanı ister, daha çok çalışmanı ister, en çok çalışmanı ister, köle olmanı ister. İşsizliğin kapitalizme yararı yoktur, zararı çoktur, sistem, umut da verir, zengin olma umudu, sürüden çıkarak sürüyü gütme şansı, işte her neyse… Bunun için ölesiye çalışmak gerekir, atıl insan, sistemden çıkmış insandır, son tahlilde… Derler ki; insanın tabiatına en uygun sistem kapitalizmdir. Kötü insanlardan oluşmuş bir dünya için bu doğru olabilir, elbette… Hani başkalarını harcayacak, iş arkadaşlarını jurnalleyecek, hep puştluk düşünecek, pislik yapacak, plan yapacak, böylesi bir insan, haliyle kapitalizmin gözbebeğidir. O, sistemde başarılı da olur, işinde yükselir, ferah ve refah, takılır gider.

 

Biz, Jean-Pierre Dardenne ve Luc Dardenne kardeşlerin filmine dönelim, başrollerde ünlü aktris Marion Cotillard ile Fabrizio Rongione, Pili Groyne ve Catherine Salée var. Depresyondaki Sandra, bir süre işinden uzak kalmıştır. Onun yokluğunda ustabaşı, patronu kafalamış, Sandra’yı atarsak da aynı işi yapabiliriz demiştir. Sandra’nın 16 mesai arkadaşına sorarlar, onu atılması yönünde oy kullanırsanız bin Euro ikramiye kazanacaksınız, ya da o işine dönecek, özetle seçim sizin derler. İki meslektaşı parayı alamayız, arkadaşımız dönsün der, geri kalan 14 kişi de, parayı alalım, Sandra gitsin. Sandra, patronla konuşur ve bir seçim daha yapılması için izin kopartır, kendisi için gitsin diyenleri vazgeçirmek için artık bir haftası vardır. O, vakit geçirmeden harekete geçer ve tek tek arkadaşlarının peşine düşer.

 

Sandra, kısa sürede yakın arkadaş olduğu insanların kendisine sırt çevirdiğini, uzak diye bildiği insanların, fikrini değiştirebildiğini görür. Avrupa’nın çürümüşlüğünü, insanların geçinmek için ne kadar alçalabildiğini anlatır bize film, sessizce, basitlikle, büyük büyük laflar etmeyerek, adım adım ilerleyerek, süslemeyerek… Patron kalleş, işçi kardeş demeyerek, bazen işçi de kalleştir diyerek…