ALPER TURGUT

 

“Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim, şöyle diyebilirim: gece yıldızla dolu ve yıldızlar, masmavi titreşiyor uzakta, şakıyarak dönüyor gökte gece rüzgârı…” der Pablo Neruda, “Muhteşem Güzellik” (La grande bellezza) adlı şiir gibi filmi seyrederken aklıma geldi, bu güzelim dizeler… Bu bir gece filmi, haliyle buruk, hayli gülünç, haddinden fazla estetik… Evet, gündüzden kaçanların, gece yaşayanların filmi bu, delifişek partiler kadar kalabalık, kimseler yokken gezilen saraylar ve müzeler kadar tenha, sıradan onca yapıtın arasında, kesinlikle melankolik ve müstesna… Ve ömrünün gecesine yürüyen bir yalnız adam ve ona eşlik eden baştan çıkarıcı bir kent, Roma… Zekâ ve manzara birleşirse, bir öykü yerine, bir durum, bir hal resmedilirse, böylesi bir görsellik, böylesi bir seyirlik çıkar ortaya, hani ölümsüzlüğe ve klasikleşmeye aday… Daha nasıl anlatılır? İşte tıpkı bir rüya gibi, insanın hayattaki yolculuğu gibi, tatlı bir yorgunluk gibi, hep güzelliği arayıp, hiç bulamamak gibi…
Gece insanları farklı farklıdır, kimi soluğu çılgın gecelerde alır, kimi de kendiyle baş başa kalır. Seçenekler arasında vampir olmak da yoktur, çok şükür… Belki upuzun gündüzlerden ziyade, şeb-i yelda’yı sevmektedirler, o kadar… Fellini eserleri tadındaki, İtalyan işi Muhteşem Güzellik filminin, Avrupa Film Ödülleri’nde zafere ulaştığı, Altın Küre’yi kaptığı, Oscar’a da aday olduğu gibi bildik bilgileri de yazıya yedirdikten sonra, İl Divo ve Olmak İstediğim Yer filmleriyle zaten dikkatimizi ziyadesiyle çeken yönetmen Paolo Sorrentino’nun, artık çıtayı geçtiğini, ustalık dönemine girdiğini söyleyelim. Başroldeki Toni Servillo’nun adeta döktürdüğü, ona eşlik eden oyuncuların da hiç de geride kalmadığı, bu müthiş yapıt, müziğiyle büyülüyor, kıvraklığıyla, mizahıyla, alayıyla, dalgasıyla, mavrasıyla, din odaklı toplumdan, sosyeteye, siyasetten, entelijansiya denen zümreye dek eleştirileriyle de sürüklüyor, resmen. Bir hikâye anlatmadan da, pek çok konuya değinilebileceğini gösteriyor bu film, delilikten, ölüme, uyuşturucudan striptize, komşulardan dostlara, bilişimden doğrudan etkileşime, artık aklınıza ne gelirse…

 

Roma’daki gece hayatının kralı Jef Gamberdella, artık 65 yaşındadır, 40 yıl önce yazdığı ve onu meşhur eden kitaptan sonra, sadece röportajlara imza atmıştır. Her şeyi bilir, her kapıyı açabilir, karşısındakini isterse vezir, isterse rezil edebilir. Deneyim kazandıkça, gördüğü şey dejenerasyon, aradığı şey ise masumiyet olur. Gece partilerini pek sevmez, aslında çok sıkılmaktadır, yine de zavallı eğlenceye katılmaktan vazgeçmez. O, partilerde en çok tren dansını sever, çünkü insan katarı hiçbir yere gitmemekte, başladığı noktaya geri dönmektedir. Onun hissettiği de tam olarak budur, bir kısırdöngü içinde olduğunun bilincindedir, lakin çıkış da bulamamaktadır. Farkında olmana rağmen, ondan kurtulamıyorsan, bunun adı bağımlılıktır, ötesi yoktur.

 

Film, Fransız yazar Louis-Ferdinand Céline’in 1932’de kaleme aldığı, büyük eser Gecenin Sonuna Yolculuk ile başlar, ben kitabın, Muhteşem Güzellik’e cuk diye oturan başka bir bölümünü aktarayım; “Bana yetişemezdi… Bunun için yeterli eğitime ve güce sahip değildi. İnsan yaşamda yükselmez, alçalır. O artık daha fazlasını yapamayacaktı. Benim bulunduğum seviyeye kadar inemeyecekti… Benim çevremde onun dayanamayacağı kadar yoğun bir gece vardı.”

 

Dostluklarına büyük önem veren, ancak dost bildiğini de sarsmaktan çekinmeyen, mutlu olabilmek için sabahı bekleyen Jef, hemen her konuda ustalaşmıştır, ancak geçmişinde sakladığı, asla unutamadığı, yarım kalan bir sevda öyküsü vardır. İşte Jef için, tüm bu kirlenmişliğin ortasında en acemi ve masum kalan şey, ilk aşkıdır ve sevdiğinin ölümü, onun için dönüm noktası olacaktır.

 

Neruda ile başladık, onunla bitirelim; “Artık sevmiyorum ya nasıl, nasıl sevmiştim, sesim arar rüzgarı ulaşmak için ona, ellere yar olur, öpmemden önceki gibi, o ses, ışıl ışıl ten ve sonsuz bakışlarla, artık sevmiyorum ya severim belki yine, ne uzundur unutuş ah ne kısadır sevda, böyle gecelerde kollarıma aldım çünkü, yüreğim dayanmıyor yitmesine kolayca…”