ALPER TURGUT

 

Sevdiğimiz ve her projesini merakla beklediğimiz Fatih Akın, 10 yıllık bir sürece yaydığı “Aşk, Ölüm ve Şeytan” üçlemesini nihayet tamamladı. Şüphesiz yönetmenin en iyi filmi olan Duvara Karşı, aşk idi, eleştirilerimiz olmasına rağmen, vasatı aşmasını bilen Yaşamın Kıyısında, ölümdü, sacayağının son yapıtı Kesik (The Cut) ise haliyle Şeytan… Harbiden soruyorum, aşk ve ölüm besbelli, peki, Şeytan kim? Şimdi tarafsız bir gözle bakarsak, Kesik’in içine gömülen, Charlie Chaplin’in filmine bir kadın, işte bu şeytan icadı diyor, şeytan, sinema olmayacağına göre, şeytan olsa olsa Türkler oluyor, elbette, şeytanı da vardır, meleği de, topyekûn bir çıkarım, saçma sapan bir genellemeye götürür bizi, yine ve yeniden milliyetçilik tuzağına düşürür.

 

Madem soruyu sordum, cevap da gelmeyecek malum, yanıtı da ben vereyim. Şu üç günlük dünyada, dinler, mezhepler, milliyetler varsa, sınırlar, baskılar, kutuplaşmalar, cepheleşmeler, savaşlar ve ölü canlar da vardır. Irklar, bitmeyen saçmalıkları beraberinde getirir. Ve bu ezber asla bozulmaz, tarihi acılar, en nihayetinde siyasi hesaplaşmalara çevrilir, mazlumlar güçlendikçe, zalimlere dönüşür. Hayat, keşke güzel bir film olsaydı, finalde de iyi, doğru, haklı ve adil kazansaydı. Ancak yaşam, kötülüğün kol gezdiği, karanlığın hüküm sürdüğü acıtan bir gerçeklik, gerisi de pespayelik, ne yazık ki… Silahı olan, parası olan, malı olan, vicdansız planı olan, arkası sağlam olan, sonunda kazanıyor, zafer benimdir diyor, zaman ve mekan da hiç fark etmiyor. Kan davası, nefret dalgası, kin iklimi, öç mevsimi, vahşetin sesi, evet, insandır, Şeytan’ın ta kendisi…

 

Hrant Dink’in canını çaldıklarında, bir güvercinin kanadını kırdıklarında, tereddüt etmeden, ötesini berisini düşünmeden, sokaklara çıkıp, alanlara akıp “Hepimiz Ermeniyiz!” dedik, mazlumun, mağdurun yanında durmak, boyun borcumuzdur dedik. Barışın, bir arada yaşamanın birinci kuralı, empatidir, hoşgörüdür, farklılıkları sevmek ve benimsemektir. Şu lanet sınırlar niye var, kucaklaşmak ve kaynaşmak çok mu zor? Komşuluk, dostluk, ortak irade, ortak bilinç, birçok ses, tek bir yürek, ne eksiltir bizden, aksine çoğalırız, gürül gürül akarız. Niye kimse buna cesaret edemiyor. Yüzleşmek, hesaplaşmak, sorgulamak, sormak, yanıtlar bulmak, bunlar elbette önemli ve değerli, lakin taraf olmadan, bertaraf olmadan, ataların dehşet, vahşet, şiddet mirasını, geleceğe taşımadan, elbette. Yeni ve bambaşka bir dünya kuracağız ve hep birlikte yaşayacağız demeden dostlar, katiyen çözüm filan gelmez, gizli ve açık düşmanlıkla nice ömür çürütürüz. Sorsan kimse ben zalimim demez, gaddarım demez, herkes masum, herkes mazlumdur… Lan arkadaş, aidiyetine körü körüne bağlıyken, nasıl masum kalabilirsin, tüm suçu üstünden nasıl atabilirsin? Ben Türküm, Ben Kürdüm, Ben Ermeniyim, Ben Rumum, Ben Aleviyim, Ben Sünniyim, eee ben hepsiyim ve hiçbiriyim, insanım ben, öncesinde ve sonrasında insan, doğduğum yeri ben seçmedim, önüme harita getirip, kafana ve keyfine göre seç ve orada dünyaya gözlerini aç demedi kimse, dinimi de ben seçmedim, valla sormadı bana kimse, senin dinin bu, mezhebin şu dediler. Dahlimiz yoksa, o zaman, bunca bağlılık, bağımlılık neden?

 

Misal, her aidiyetin fakirini benimserim, zenginini koşulsuz reddederim, çünkü hayattaki, biricik çelişki, yoksul ile varsıl arasındaki çelişkidir. Sınırlar fakirler içindir, zengin her yerde yaşar, dünya zaten onun, ohh para varsa, huzur da var. Siz hiç, savaş koşulları hariç, göçmen teknesine binen zengin gördünüz mü? Ben görmedim ve duymadım. Sınırsız ve sınıfsız bir dünya hasretiyle yaşamak varken, bölünmek, tel örgülerle, mayınlarla ayrılmak neden? Fatih Akın’ın filmini tarafgir buldum diye, tonla laf işittim, olmadığım şey kalmadı yine, dost bildiklerim bile arkadan konuştular, sadece şunu dedim, bu ortak yaşamın, barışın dili değil, bir tarafı hoş edeyim derken, diğer tarafı incitmek, yol değil, yordam değil. İngilizce konuşan ve hepsi iyi olan Ermeniler, tecavüz eden, ana avrat küfreden, kafa kesen, neredeyse hepsi kötü olan Türkler, bu barış adına bize ne kazandırır?

 

Politik yetkinliğe, tarih bilgisine sahip değilsen, empati becerisine sahip olmak gerekir ve buz gibi sorumluluk ister. Bu film, Türkiye’de az kopyayla bazı kentlerde gösterilecek, bunu Türkiye için çekmediniz o vakit, kim seyretsin diye çektiniz, Ermenice konuşamayan Ermeniler’e mi çektiniz, yoksa ABD’liler için mi? Tamam, politik ve tarihsel bölümü es geçelim, uzadıkça uzayan, mesafe arttıkça sarsılan yol hikâyesine gelelim. Çünkü film, iki parça gibi, ilk bölüm acıysa, ikincisi umut… Anlayacağınız filmin tek handikabı siyaset değil, senaryo, tempo, oyunculuklar… Tonla sorunu var bu filmin. Özetle hayali bir trajediyi konu edinseydi, yine de vasat bir yapıt olacaktı. Filme artı 18 ibaresi getirmiş devlet baba, bırakın, az kopyayla da olsa, herkes izlesin, fikrini belirtsin, tartışmayacaksak, üstünü kapatmak kalır geriye, eşelemedikçe, üstüne gitmedikçe, bu dava mahşere kalır.

 

Memlekette Osmanlı İmparatorluğu heveslileri hala var, cumhuriyet gitsin, saltanat ve hilafet gelsin diyen çok, üstelik yabana atılmayacak, azımsanamayacak kadar çok. İşte bu şanlı Osmanlı, Türkü de, Kürdü de, Ermeni’yi de, Arap’ı da birbirine düşürdü, devletin kirli politikaları, vicdansız planları, büyük acılara, dev yıkımlara, toplu sürgünlere, oluk oluk akan kana, mutsuz ve umutsuz yarınlara yol açtı. Şimdi doğal olarak kimi soykırım diyor, kimi karşılıklı katliamlar yaşandı diyor, kimi Ermeni komitacı, Kürt Hamidiye Alayları’nı da katın meseleye diyor, herkes yine kendi penceresinden bakıyor. İkna etmeyi başaramayınca, geriye meşhur inkar kalıyor. Cumhuriyetin katliamlarını, kıyımlarını çözememişken, Osmanlıyı da haliyle çözemiyoruz. Evet, Osmanlı tarihe karıştı, kendi gitti, dinmeyen sızısı, kapanmayan yarası kaldı.