ALPER TURGUT

 

İşte Fences, hatta Hacksaw Ridge, sonra Manchester by the Sea, illa Moonlight ve haliyle Toni Erdmann, hep ebeveyn ve çocuk üzerine hikâyeler… Oscar’ın aileyle bağları malumunuz, Akademi, oldum olası kutsal aileyi sever, sayar, ödüllere boğar. Parçalanmış, dağılmış, savrulmuş, ayrı kalmış, kavuşmayı unutmuş, temel taşı birlik bozulmuş da fark etmez. Bireylerin bocalaması, kaçması, saçmalaması bambaşka şey, onların ayrık otuna dönüşmesiyle, tüme, bütüne zeval gelmez. Ailenin, sülalenin önemine ve değerine değinin kâfi…

 

Evet, iki saat 42 dakikalık ve şu ana dek 31 ödül kapmış Toni Erdmann, mizah ile izah etmeyi deneyen, böylelikle dramı görece hafifletmeyi hedefleyen, özgün bir baba-kız öyküsü. Ah be gardaşım, keşke bu kadar uzatılmasaydı, don lastiği gibi çekiştirilmeseydi. Filmin bir saati kafadan atabilirdi kanımca, iş dünyasının bik biklerine, yahu dur Allah aşkına denilseydi, ayrıntıların, genel izleyiciyi (sinefil, her türlü seyreder) esnetmesine izin verilmeseydi, fena mı olurdu?Yani yönetmen, kıymayı becerip, kessssss deseydi, hani keşke. Gereksizlik, asla eksiklik hissi vermez, orası kesin. Haaa bizim yerli dizilerin bildik durağanlığıyla alakası yok, hakkını teslim edelim. Bunlar sanatsal çabalar işte, bakın sizi mevzuya soktuk, kahramanlarımızla empati kurdurduk, kamerayı da açık unuttuk, haydeee aksın zaman hesabı… Kendi adıma, ben bu filmi sevdim ve beğendim, baştan söyleyeyim. Tam da bu noktadan yürüyeyim. Sanat sepet çevresinin, filme bayılmasının ve anında göklere çıkarmasının, elbette etkisinde kalmadım, aman ha, yanlış anlaşılma olmasın, buna en çok hür iradem gocunur. Neyse…

 

Biz Akdeniz insanlarına, Avrupalının halleri, kabul buyurun soğuk gelecek, sözleri, hareketleri, tepkileri, canlı mı ulan bunlar, emin miyiz, buzzz resmen buz gibi tipler dedirtecek haliyle. Yalnızlığı iliklerine dek hissetmeye başlayan bir baba, mutsuzluğunu iş koşturmasında dizginlemeye çabalayan kızının peşine düşüyor, ta Romanya’ya kadar. Kapitalist sistemin gönüllü bir parçası olan, soğuk nevale Ines Conradi’nin, muzip ve insancıl babası Winfried Conradi (nam-ı diğer Toni Erdmann) ile çatışması, kaçınılmaz olacaktır. İş hayatı, elbette acımasızdır, hata payı yoktur, çıkmak meşakkatli, düşmek kolaydır. Bir kadının, ayakta kalması daha da zordur, karşı cinsin egemenliği altındaki dünyada…  Çocuk ruhlu babasının, gökten zembille hayatına inmesi, şakalarıyla, sürprizleriyle ve tuhaflıklarıyla, bıkmış, usanmış, yıpranmış kadını afallatacaktır. Babası ile iş arkadaşlarının arasında kalacak, utanacak, bocalayacak, kaçmaya çabalayacak, belki de nereden çıktı şimdi bu adam diye kendine soracak. Evet, aslında aralarındaki kopukluğun üzdüğü, hüzne boğduğu babanın arzusu da, biricik kızına, doğru soruyu sordurtmak ve cevabını bulmasını ummak… Misal kariyer planı, iş-güç koşuşturması, salt bir şeye odaklanılması, hayatı ıskalamak değilse nedir? Mesele biraz da, geç kalıp kalmamakla ilgilidir aslında, dönüşmek, değişmek, özgürleşmek için.

 

Alman yönetmen Maren Ade’ye, böylesi ilginç ve orijinal bir film çektiği için, oyuncular Sandra Hüller ve Peter Simonischek’e ise karşılıklı döktürdükleri için tebrikler. Ah be mesafeler, kırk kat yabancıları yakın, hayat bulmasına vesile olduğunun insanı, senden uzak tutabilir. Asri zamanlar, başa büyük bela, aile üyelerinin bile birbirlerini artık tanımadığı, belki de tanıyamayacağı bir çağ… Duyguysa duygu, ironiyse ironi, espriyse espri, tuhaflıksa tuhaflık, bu peynir rendesi kadar absürt filmde hepsi ziyadesiyle var.