ALPER TURGUT

 

Günümüzün gişe odaklı istismar ve üç boyutlu ısrar sinemasına inat, eski yapımları süsleyip önümüze süren, tükenip yeniden çevrimlere yönelen 84 yıllık renkli söktere karşı, siyah beyaz sessiz film dönemine, yani ‘Altın Çağ’a güzel bir selam çakıştır, “Artist “ (The Artist).

 

Tarsem Singh’in beyazperdenin isimsiz kahramanları dublöre ithaf ettiği rengarenk ve sımsıcak, güzelim “Düşüş” (The Fall), yaşayan en büyük yönetmenlerden Martin Scorsese’nin, sinemayı resmen 7. sanata dönüştüren, ilk eserini 1896 yılında yaratmış ve tam 552 filme imza atmış Georges Méliés adlı dahiye adadığı 11 dalda Oscar adaylığıyla onurlandırılan “Hugo” ve elbette sessiz sinemaya ve onun ustalarına saygılar sunan Artist. Her sinemasever bu üç filmi arka arkaya izlemeli ve uzun uzun düşünmeli ve ardından elini vicdanına götürüp sormalı; biz Yeşilçam için ne yaptık? Sinemamızın dev adamı, yüzden fazla filmde rol almış Yadigar Ejder bundan 20 yıl önce Taksim Gezi Parkı’nda donarak öldü yahu. Hangisini anlatılım, daha birkaç gün önce Ünsal Emre, Beyoğlu’ndaki evinde tek başına yaşımını yitirdi. Vefayı, saygıyı tümden unutan, balık hafızalı bir tuhaf topluma dönüşüyoruz, giderek… Şimdi yaşayan yönetmenine, oyuncusuna, figüranına, set emekçisine sırtını dönenlerin, filminde, tiyatrosunda, TV dizisinde yer bulamayanların, gidip Yeşilçam filmi çekecek hali yok ya… Zaten memlekette adını andığım filmler kıvraklığında, kıvamında senaryo yazacak kimse de yok, ne yazık ki… Hani festivallerde acıklı bir müziğin eşliğinde yıl içinde sinemaya gönül vermiş ve hayatını kaybetmiş insanların görüntüleri ve fotoğrafları verilir, ünlü ve tanınmış ise salon alkıştan yıkılır (aksi durumda cılız bir şak şak kafi), işte bizim hakkını vermekten, onurlandırmaktan, unutmamaktan, anmaktan anladığımız yegane şey bu… Neyse…

 

Şimdi Hugo’ya gidip, yarısında çıktıklarını anlatan ve hala sinemadan anladıklarını sananlara Artist’i önermek bile laf-ı güzaf. Filmin özel gösteriminden çıkarken süresini uzun bulanlar kulağıma çalındı lakin senaryosunun kötü olduğunu söyleyenlere inanamadım! Sessiz sinemadan sesli sinemaya geçişi anlatan ve bunu büyük bir hünerle kurgulayan siyah beyaz bu yapımın, neredeyse tamamı sessiz, harbiden nasıl bir senaryo bekliyorsunuz beş rüya katmanlı “Başlangıç” (Inception) gibi mi? Farklı, ayrıksı ve haliyle şaşırtan, klişede bile kasmayan, sevabıyla günahıyla bir başyapıt var karşında, el insaf… Sadece müzikle renklenen, aşk ile ruhunu bulan, komedi ile dram arasında mekik dokuyan, bu eğlendiren, keyiflendiren, mutlu eden, sevecen, tarifsiz ve naif filmi, sakın kaçırmayın.

 

Öncesinde kısa filmler, TV dizileri ve TV filmleri çeken, üç tane de vasat film yöneten adı sanı duyulmamış Fransız yönetmen Michel Hazanavicius, sessiz sinemaya dair bu müthiş projeyle, resmen turnayı gözünden vurdu. Onun senaryosunu da kaleme aldığı Artist, tam 10 dalda Oscar’a aday, şu ana dek Altın Küre dahil 47 ödül kazandı, onlarcası da sırada bekliyor. Her ne kadar kızsak ve eleştirsek de, 7. sanattan ziyade gişeye meyletse de, Hollywood geçmişte olduğu gibi bugün de dünya sinemasının başkenti, hiç kuşkusuz. Mel Brooks’un “Silent Movie” adlı yapıtından yaklaşık 26 yıl sonra bir Fransız, yeniden bizleri geçmişe götürmüş ve filmini, Hollywood’a güzelleme olarak çekmiş sanki, bu elbette akademi üyelerinin de beğenisini kazanacak. Özetle Artist, Oscar için en şanslı aday, şüphesiz. Ancak Artist’i salt yalakalık olarak görmediğimi büyük bir rahatlık ve gerçekten huzurla söyleyebilirim, en iyi film için politik, militarist, milliyetçi filmlerin yarışması yerine bu siyah beyaz teknik, bu sessiz estetik, Artist gelsin, ödülleri toplayıp gitsin, kalanları da Hugo alsın isterim.

 

Filmin belli başlı rollerini Jean Dujardin, Bérénice Bejo (Yönetmenin Arjantin asıllı eşi), John Goodman, James Cromwell, Penelope Ann Miller, Missi Pyle, Beth Grant, Joel Murray, Malcolm McDowell ve Ed Lauter sırtlıyor. Oyuncular sadece mimik ve jestlerle üstelik karükatürize de etmeden müthiş bir iş çıkartmışlar. Köpek Uggie için ne denir, bilemedim. Döktürmüş işte!

 

Filmin konusu ise özetle şöyle; Sinema büyüsünün bütün dünyayı kasıp kavurduğu 20’li yılların sonunda George Valentin Hollywood’daki en büyük starlardan biridir. Oynadığı her film büyük başarı kazanan Valentin’in güzel bir eşi, görkemli bir evi ve kendine hayran milyonlarca seveni vardır. Ancak Valentin’in hayatı sinemaya sesin gelmesi ile birlikte alt üst olur. Sesli filmlerle birlikte kariyeri düşüşe geçen Valentin’in aksine Peppy Miller adlı güzel ve genç bir kadının oyuncu olarak yıldızı yeni parlamaya başlamıştır. Valentin ve Peppy’nin arasında alevlenen aşk, kariyerlerinin arasına giren derin uçurumla gölgelenir.