Kürtçe çekilen bir film “Min Dît”, hem adı hem içeriği nedeniyle oldukça tartışıldı Altın Portakal’da. Beklenen ödülleri almadı belki ama çocuk oyuncularının Oscar’lık akranlarını aratmayan performansı büyük beğeni topladı. Şenay, Muhammed ve Suzan ilk başrollerinin ardından yeniden Diyarbakır sokaklarına ve yaşamlarına döndüler, geleceğe dair umutlarla…

ALPER TURGUT
Altın Portakal’ın en çok tartışılan, kimilerince karşı çıkılan ve kimilerince de ayakta alkışlanan yapımı “Min Dît” (Ben Gördüm) idi. Her üçü de 13 yaşında olan Şenay Orak (Gülistan), Muhammed Al (Fırat), Suzan Ilır’ın (Zelal), inanılmaz ölçüde üretken ve tam tekmil yürekten oyunculuklarına ise hiç kuşkusuz kimsenin edecek bir lafı yoktu. Çocuk oyuncular, yetişkinler kadar rol yapmayı beceremedikleri için haliyle yapmacıksız bir performans sergilerler. Saf ve duru, acıtan ve gülümseten, şaşırtıcı ve akılda kalıcı… Evet, dünyanın en yetenekli aktörü dahi, bir çocuk kadar hüzünlü bakamaz ve gözlerine asla bin anlam katamaz. Türkçe veya Kürtçe, hiç fark etmez, çocukların ruhlarında barınan, öncelikle basitin (asla sıradan değil) ve masumiyetin dilidir. İşte bu ortak dil, Şenay, Muhammed ve Suzan’ın, Hintli akranları sayesinde “Milyoner” (Slumdog Millionaire), sekizi Oscar olmak üzere toplamda yüz ödül kazandı. Brezilya’nın iliklerine dek yoksul favelalarından çıkan yeniyetmeler ise, “Tanrı Kent”i (Cidade de Deus), inadına çarpıcı ve sürükleyici bir destana çevirdiler.

Yönetmen Miraz Bezar, Min Dît’i “Diyarbakır’ın Çocukları”na adadı. Hal böyleyken “Kız Kardeşim”den (Mommo) bu yana gördüğüm en harika işe imza atan çocuk oyuncularla söyleşmemek olmazdı.

Şenay, adamakıllı düzgün cümleler kuruyor ve istisnasız herkesin bu filmi izlemesi gerektiğini söylüyor. Ancak bir şartı var; o da önceden kuşanılan eleştiri oklarının bir kenarı bırakılması… Hem onlar, hem de aileleri, Min Dît’i seyretmiş ve çok beğenmişler. Sadece Şenay’ın inşaat işçisi olan babası filmi izleyememiş, ailesine ekmek parası getirebilmek için Irak’ta çalışıyormuş. Unutmadan, Muhammed’in babası tütün doğrama işinde, Suzan babası da hayvan alım-satımı ile uğraşıyor. Ardından Diyarbakır’da çocuk olmanın zorluklarını anlatıyorlar teker teker, fakirlikten, işsizlikten, göçten ve çatışma ortamından söz ediyorlar. Birinin halası İzmir’e, diğerinin eniştesi Ankara’ya göç etmiş. İstanbul’da ve yurtdışında yaşayan akrabaları da sayarsak yerimiz yetmeyecek. Onlar, keşke diyorlar; kentimize birçok fabrika kurulsa, ailelerimiz işsiz kalmasa ve babalarımız Diyarbakır’dan hiç gitmese… Şenay’ın üç, Muhammed’in dört, Suzan’ın ise dokuz kardeşi var. Anne ve babalarının dilekleri ise ortak; sizler kati suretle okuyun ve bizim yaşadıklarımızı yaşamayın.

Sorum her çocuğa sorulabilecek cinsten, büyüyünce ne olacaksınız? Suzan avukat olmak istiyor, Muhammed ise oyunculuğa iyiden iyiye ısınmış, düşlerini aktörlük süslüyor. Ama yine de işini şansa bırakmak niyetinde değil. ‘Hadi bir filmde oynadın’, diyor, ‘ya sonrasında uzun bir müddet teklif gelmezse, aç ve açık kalabilirsin. Büyüdüğümde, anamın ve babamın eline bakmak istemem.’ Şenay ise çocuk doktoru, kalp-damar cerrahı veya avukat olmak istiyor. Gerekçeleri mi? Avukatlık; ezilenleri ve suçsuz yere cezaevlerine atılanları savunmak için… Kalp-damar cerrahı; kalp hastası olan babasına şifa vermek adına…

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı tiyatro kursunda iki ay eğitim gören Muhammed ve Şenay, filmi için çocuk oyuncu arayan Miraz Bezar ile Urfa ve Mardin gezisinde tanışmışlar. Yolculuk sonunda Miraz, iki başrol oyuncusunu bulduğundan tereddütsüz emin olmuş. Suzan ile Miraz’ın tanışmaları ise resmen tesadüf eseri. ‘Bana verilen listede Suzan’ın adı vardı ancak telefon numarası değiştiğinden ona ulaşamıyordum. Filmde dede rolünü oynayacak kör bir ihtiyar aramak için mezarlığa gittim. Suzan, mezarlıkta su satıyordu ve birden tüm parıltısıyla karşıma çıkıverdi.’

 

Çocuklar, senaryolarını da alıp evlerine dağılmışlar. Aileler, evlatlarının tehlikenin kol gezdiği sokaklarda oynamaları yerine film setinde hünerlerini sergilemeleri konusunda hemfikir olmuşlar. Üstelik filmin Kürtçe çekileceğini öğrenen ebeveynlerin heyecanı bir kat artmış, sadece Muhammed’in babası bir şart koşmuş; ‘Diyarbakır’ı kötüleyen bir filmde katiyen oynayamazsın, onun dışında kendini geliştirmen yerinde olur.’

Çocuklar evde Kürtçe, okulda ise Türkçe konuşuyorlar. Türkçe okuma ve yazmayı, okulda öğrenmişler. Muhammed, ‘Diyarbakır şivesiyle konuşabildiğimiz bir Türkçe bu’ diyor ve ekliyor; ‘Okulda, Kürtçe öğrenmek isteyen öğretmenlerimiz var, sanırım kendi aramızda ne konuştuğumuzu bilmek istiyorlar.’

Miraz Bezar, Min Dît’in çekimleri sırasında çocukların okulunun devam ettiğini ve bu yüzden öğretmenlerinden izin aldıklarını söylüyor. Çocuklar zehir gibi olunca, çekimler de sanılanın aksine kolay geçmiş ve ‘bana sadece yönlendirmek kaldı’ diyen yönetmen, dört tekrarın ardından istediği sonucu alabilmiş. Filmde, anne ve babalarının katiliyle karşılaşan Gülistan ve Fırat karakterlerinin, neden farklı tepkiler verdiğini soruyorum. Miraz, kardeşlerin tepkisinin aslında Kürt toplumuyla benzer özellikler taşıdığını vurguluyor; ‘Biri donuyor, çaresiz bir burukluk içinde kendini savunmasız hissediyor. O, hep içine atıyor ve günü gelince patlama kaçınılmaz oluyor. Diğeri ise tepki vermeyi, arayış içine girmeyi, mücadele etmeyi ve çözüm üretmeyi seçiyor.’

Son söz yine Miraz’ın; ‘Çok şanslıyım. Çocuklar ve aileleriyle tanışma süreci keyifli ve öğreticiydi. İlişkimiz burada sonlanmayacak, çünkü onlarla kader birliği yaptık. Şimdi tek öncelikleri eğitimlerine devam etmek, ben de takipçileri olacağım.’ Biz, Miraz Bezar ile vedalaşırken oturmaktan ziyadesiyle sıkılan çocuklar, soluğu, ‘o, çok iyi bir amca ‘ dedikleri usta oyuncu Erol Günaydın’ın yanında alıyorlar.

Cumhuriyet Pazar Dergi / 25 Ekim 2009