Alper TURGUT

 

Son yıllarda yükselişe geçen Türk Sineması, bizleri “yeni kuşak’tan birçok başarılı yönetmen tanıştırıyor. Pelin Esmer de onlardan biri… “Oyun” adlı belgeseliyle hafızalarımıza kazınan Esmer, şimdilerde 28. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde jüri özel ödülü kazanan filmi “11’e 10 Kala” ile yeniden gündemde… Mühendis ağırlıklı bir aileden gelen Pelin Esmer, önceleri antropolog olmak istiyormuş, sosyoloji okumuş. Kendisinin deyimiyle hayat çelişkilerden ibaret ve o çelişkileriyle baş etmeyi seviyor. Sosyoloji ona bakmayı öğretmiş, yönetmenlik ise görmeyi… Ne istediğini ise çok açık; yazmak, çekmek ve sinema düşünü ete kemiğe büründürebilmek.

 

—11’e 10 Kala’nın senaryosunu yazmak ne kadar sürdü ve film ne zaman gösterime girecek?

Film epey bir zamandır kafamdaydı. Senaryoyu yazmak, hazırlanmak, hepsi iki yıl aldı. Senaryo yazma sürecinde bir bursla 4, 5 ay Fransa’ya gitmiştim. Kafa dinlemeye değil hayat gailesine kısa bir ara verebilmek ve çalışmak için… Zaman zaman tıkansam da yazmaya devam etmeyi öğrendim. Bir şeyleri çözebilmek için oturup boş ekrana bakmanın önemli bir egzersiz olduğunu da… Ama senaryoya son noktayı İstanbul’da koydum. Film, İstanbul Film Festivali’nde HD formatında gösterildi. Şimdi HD’den 35 mm’ye basacağız ve türkiyede ve yurtdışında festivallere yollacağız. Sonbaharda da sinemada seyirciyle buluşacak.

—Filmin başrolünde gerçek bir koleksiyoncu olan amcanız Mithat Esmer’i oynattınız…

O rol için tek alternatifim oydu. 83 yaşında ve koleksiyonculuğun getirdiği belli bir düzene alışkın… Sette onun düzenini bozmamak için ekipçe çok çaba gösterdik, tabii ki zordu ama, birbirimizden çok şey öğrendik diye düşünüyorum. Diğer oyuncularım da çok yardımcıydılar. Nejat İşler, Tülin Özen, Tayanç Ayaydın, Laçin Ceylan, Savaş Akova, Sinan… Kısa bir sürede hepsi ayrı ayrı farklı bir ilişki kurdu ve çok yardımcı oldular.

 

—Diğer başroller yalnızlığın ve İstanbul’un…

Mithat Bey’in İstanbul ile çok fonksiyonel bir ilişkisi var. Başka bir kentte koleksiyoncu olması çok zor, İstanbul ona aradığı, ya da aramadığı her şeyi sunabilecek bir şehir. Peşine düştüğü bir koleksiyon parçası onu sürekli farklı yerlere götürüyor, yeni insanlarla tanıştırıyor. Evindeki binlerce objeyle tek tek ayrı bir ilişkisi var. Kıskançlık da yok üstelik ! Tek başına değil, binlerce karakterle yaşıyor. Herşeye rağmen korunmuş, seçilmiş bir yaşam.

—Sizce belgesel ile kurmaca film arasındaki fark nedir ve doğaçlamaya izin verir misiniz?

Belgesel tabii ki sürprizlere daha açık, çekim kısmı da daha az stresli ve eğlenceli… Kurmacada elinizde bir senaryo, kısıtlı bir para ve zaman var. Ama buna rağmen kurmacada da duruma, oyuncualrın ruh hallerine göre, aralarında kurdukları ilişkiye göre anlık değişiklikler yapmak gerek diye düşünüyorum. Her an aportto beklemek lazım. Ne zaman ne çıkacağı hiç belli olmuyor. Kafamdakini çekmenin dışında o an karşıma çıkabilecek durumları ve duyguları kaçırmamak için uğraşıyorum. Bu filmde oldukça senaryoya sadık kaldım aslında, beklediğimden daha çok. Ama oyuncular da bazen çok hoş süprizler yaptılar bana.

 

—Sinemacı olmaya nasıl karar verdiniz?

Aslında antropolog olacaktım. Sonra akademisyenlik için yeterince çalışkan olmadığımı farkettim. Sinemacı oldum, orada daha da çok çalışmak gerekiyormuş! Boğaziçi Üniversitesi’nde sosyoloji okuyordum, tek başına elinde bir video kamerayla belgesel çekmek için Türkiye’ye gelen ABD’li kadın yönetmen Jeanne Finley’in asistanlığını yaptım. O bana ilk cesareti veren oldu. Ya, bu iş o kadar da imkânsız değilmiş dedim. Okulu bitirdikten sonra Yavuz Özkan’ın sinema atölyesine devam ettim. Sonra da yönetmen yardımcılığıyla geçimimi sağlarken, bir yandan kendi filmlerimi çekmeye başladım.

 

—Oyun adlı belgeseliniz bir ilk adım mıydı?

Oyun’un hem çekim aşaması hem sonra seyirciyle paylaşım aşaması bana müthiş eneji verdi. Arslanköy’deki tiyatrocu arkadaşlarımdan aldığım enerji, seyirciye geçti galiba. Bir sonraki adımı daha bi istekli atıyorsun o zaman. En azından bir sonraki filminizin merak edilmesi yeni bir sinemacı için çok motive edici. (Kadir Has Üniversite’sinde iki dönem belgesel üzerine ders verdiğini eklemek gerek)

—Türkiye’de film çekmek kolay mı?

Dünyanın her yerinde zor… Türkiye’de zor. Gürcistan’da daha da zor… Senede sadece iki projeye mi ne destek oluyor hükümet. Burada maalesef Kültür Bakanlığı dışında bir fon olmadığı için, tv ön satışları da nadir gerçekleştiği için bakanlıktan destek alamayınca iş iyice zorlaşıyor tabii. Yurtdışındaki fonlara ve televizyonlara başvuruyoruz tabii. Ama avantajlı olduğumuz bir şey var, o da cesaret ve eldeki olanaklarla alternatifler üretebilme yatkınlığımız. Türkiye’de yaşayınca bu tür şeyleri öğreniyorsun tabii ta çocukluğundan itibaren. Fransa’da kaldığım zaman fransız genç yönetmenlerle tanıştım, hiçbiri bütçe tam olarak tamamlana kadar film çekmiyorlar ki bütçeler belli bir miktarın altında olunca kale bile alınmıyorlar. Dolayısıyla bir filmi hayal etmeyle gerçekleştirmeleri arasında en az 4–5 sene geçiyor. O arada heyecan mı kalır?

—Dijital devrim artık yönetmenlerin en büyük yardımcısı… Katılır mısınız?

Çağımızın iki büyük buluşundan biri internet ise diğeri de dijital kamera bence. Sinemayı demokratikleştirdi. Gerçekten bir şey anlatmak isteyene kendini ifade etme şansı verdi. Daha çok yönetmenle tanışıyor, daha farklı biçimlerde film seyrediyoruz. Zamanla gişe için yapılan filmler dışında küçük ve orta boyuttaki filmlerin de izleyiciye ulaşacağını ümit ediyorum. Yönetmenlerin seyirciden, seyircinin yönetmenden korkmadığı, iyi ya da kötü ama sonunda bir iletişim kurabildiği filmler izlemek yeni film yapma isteği uyandırıyor insanda.

—Gelecekteki projeleriniz nelerdir ve kendi yazdığınız senaryoları çekmeyi sürdürecek misiniz?

Birkaç fikir var kafamda. Olgunlaşınca çekicem inşallah. İnsanın doğasındaki çelişkiler beni heyecanlandırıyor. Çelişkilerle baş etmeye çalışıyorum. Karakterlerimi de o çelişilerin içinden çıkartmaya çalışıyorum. Kendi yazdıklarımı çekmeyi tercih ediyorum. Zaten bu ilk senaryomdu, bundan sonra hayat ne gösterir bilemem.