ALPER TURGUT

 

Sinema sanatı, salt gündelik hayatın ağırlığından kaçmak ve güzellikleri, mutluluğu ve mükemmeli beyazperdede aramak olmasa gerek. Yaşamak, bir yangın yeri, bari sinema salonu koltuğunda oturarak, kendime güvenli alan oluşturayım diyorsa bir insan, sorunlardan kaçarak uzaklaşacağı düşünecek kadar iyi niyetlidir, bakınız saftır demedim. Hah! Zaten savaş tam gaz sürüyor, hendekler, yıkılan ilçeler, mayınlar, sivili de bilançoya katmaya hevesli canlı ve cansız bombalar, ölüler, genç ölüler, cenazeler, cenazeler, cenazeler. Hayatın senaryosunu yazma hevesinde olanlar, cehennemi dünyada kurgulamaya çabalayanlar, memleketin acı eşiğini öyle bir yükselttiler ki, artık sıradan geliyor, cinayetler, intiharlar, kaza diye belletilen acı vakalar.

 

Türkiye’de kaybolduktan, tam 34 gün sonra cesedi bulunan Alman kadın ile ilgili haberle değil, insanlar, korkunç detay ile alakadar; “Abi duydun mu bedenini testereyle kesmişler”, havadan sudan sohbetine bunu da katık ediyor. Memleketin en meşhur sapığı, bir suç makinesi tarafından, devletin koruması altındaki, yüksek güvenlikli cezaevinde tabancayla öldürülünce, burası nasıl bir ülke demiyor, deliriyor muyuz diye sormuyor, kötü bir şaka gibi, katili övüyor, kutsuyor, çılgınlar gibi alkışlıyor. Tecilli sapığın cesedi ise ortada kalıyor, yaşayan ve elini kolunu sallaya sallaya dolaşan onca sapık varken, bir ölü bedeni, kafasındaki adalet terazisine oturtmaya yelteniyor, yurdum insanı. Peki, eski eşi ne durumda? Estetik ameliyat yaptırmış, tanınmamak için, şimdi de adı ve soyadını değiştirmek için mahkemeye başvurma aşamasındaymış. Başkasının suçunu, utanç diye taşımak, eski kimliğini ve yüzünü, topluma kurban etmek, mahalle baskısından dolayı travmayı atlatamamak, hatta katlamak… Kardeşim, hani suçun şahsiliği prensibi, hani hoşgörü, iyi niyet, merhamet? Düşene bir tekme de ben atayım, cadı avına canı gönülden katılayım, insanlık dersinde vize, final ve bütünleme yok, ya geçersin, ya kalırsın, o kadar.

 

Saçmalıklar hız kesmiyor, aidiyetler, bu memleketin yükünü daha da ağırlaştırıyor, modern hayat, hala ve ısrarla dinle açıklanmaya çabalanıyor. Çözümsüzlük illeti, ülkenin kaderi oluyor. Ana muhalefetin lideri dahi, hükümete ve aldığı kararların hiçbirine güvenmiyorum, anayasaya aykırı ama iktidarın ‘dokunulmazlık’ teklifine ‘evet’ edeceğiz diyor. Yani kimse kimseye güvenmiyor, haydi söyleyin, itimat yoksa emanet nasıl olsun? Güvensizlikle doldurduğumuz, kötü örnekler olduğumuz yeni nesillere, geleceği nasıl emanet edeceğiz? Adalet yoksa şayet, esaret de kaçınılmazdır bazıları için, özetle; buyurun, buradan yakın!

 

Yıllar önce “Ademin Elması” filmini seyrediyoruz İstanbul Film Festivali’nde, ben bir kitlenin, kahkaha krizine girdiğine ilk kez orada şahit oldum. Salon şenlik yeri gibiydi, önce rahatlama hissi ve ardından pürneşe… Eleman, ağaçtaki kediyi vurmaya çabalıyordu oysa… Ama hal komikti be, hiç kuşkusuz. Sonra haberlere bakıyorum, Adana’da ağaçtaki kadını vurmuşlar, kuş sanıp, neyse ölüm yok hiç değilse, sadece hastanelik olmuş. Daha böyle garip, tuhaf ve absürt kaç haber var, ekranlardan taşan ve artık pek şaşırtmayan, sayan varsa, tebrikler!

 

Şimdi soracaksınız, nereye bağlayacaksın bizim rutine bindirdiğimiz, kafayı sıyırtmakta yarışan delice hallerimizi diye, elbette sinemaya arkadaşlar, hem Tarkovski Abimiz, dünya mükemmel olmadığı için sanatın var olduğunu söyler. O vakit, dünya mükemmel değilse, sanat mükemmel mi? Ne gezer. Konuyu tavsatmadan, tüm sanat sepet evreninde, mükemmellik arayışının sürdüğünün altını çizelim. Tastamam evrensel bir arayış bu, peki, yerelde durum nedir? Resmen dram, ağır dram, sinemamız adına bunun karşılığı vahamet. Bırak mükemmellik arayışını, vasatı bulsak kâfi, ne yazık ki. Yarışma, yarışma dışı, yeni Türkiye sineması derken, yaklaşık iki haftadır İstanbul Film Festivali’ndeki tüm yerli filmleri seyrettim ve birkaç örnek dışında, resmen kahrettim, sabrıma da şükrettim. Melekleri Taşıyan Adam diye bir film çekmişler, arkadaş bizimle zorunuz mu var, ömrümüzden gitti yine seksen dakika, he valla! Kimi çocuklar üzerinden politik söyleme giriyor, siyasete, el kadar veletleri siper ediyor, kimi meramını dahi aktaramıyor, meselesi nasıl anlaşılsın, bir kısmı fındık kabuğunu doldurmayan şeyler, bazısı oyunculuk döküntüsü, ötekisi diyalog çöküntüsü… Senaryo, harbi harbi can çekişiyor, öyküler ülkesinde, hikâye sıkıntısı çekildiği için, yaşanmışlıklar dahi metinle buluşamıyor, haliyle tamamlanmaya hasret peliküller, birbirine kavuşamıyor. İyi bir şey yok mu? Tekniğimiz ilerlemiş bak, üstüne görüntüye renk gelmiş, can gelmiş, kalite gelmiş. Bazı kareleri dondur, tablo diye duvarına as, o denli güzel ve iyi. Ana Yurdu ve Kalandar Soğuğu gibi filmlerin de finallerini sevdim, ancak bitiş çizgisine gelene dek, çok kere yolumu kaybettim. Kurmaca böyleyken, belgesellerde de durum pek parlak değil, bazısı affedersiniz gereksiz, bazısı vasatı aşmış.

 

Evet, gelelim sadede… Haberler birader, haberler, filmlerden önde, hem daha çarpıcı (sersemletici de uyar), hem de daha akılda kalıcı… Balık hafızalı bir toplumun hala aklı başında bireyleri bile, unutmak istiyoruz tüm yaşananları, kâbusumuz oldular, hatırlamak acıtıyor diyorsa, bu memlekette yaşananların korkunç boyutunu gözler önüne sermez mi? Yani gündelik hayatta dert var, tasa var, konu var, sorun var, ne ararsan var. Sinemamızda ise işte cinler, periler, zorlama komiklikler, anlamsız romantiklikler, ziyadesiyle mevcut. Bari sanat sinemamız, ezberimizi bozsa, Kıyıdakiler ortak projesi dışında, can yakıcı mülteci meselesine eğilen yok, Toz Bezi dışında emek ve yoksulluk sorununa bakan yok, sınıf çatışması, üretimin gücü, tüketimin yok ediciliği nerede? Bu sabun köpüğü işlerin coğrafyasında, Yılmaz Güney’in çıkmış olması dahi mucize aslında, işsizlik damarı, yozluğun baskın hali, büyük çürüme, kapanmayan yara katliamlar, türlü türlü politik manevralar, ezme, ötekileştirme… Say say bitmez. Özetle; siyasi sinema için her koşul mevcut, cesaret dışında…