ALPER TURGUT

 

Dâr-ı fenâ demişler bu dünyaya, şu üç günlük dünyaya, fenâ, hem kötüyü anlatır, hem de yokluğu, devamlı olmayanı (fenânın tersi bekadır, yani devamlılıktır, sonsuzluktur, ama bu bambaşka bir mevzudur)… İşte gelip geçenler, göçüp gidenler, kısacık ömürler, acıklı gerçeğidir yeryüzünün… Biricik bir hayatımız var ve biz onu boşa harcıyoruz çoğu zaman, tükettikçe tükeniyor, tükendikçe tüketiyoruz. Yaşamak, asla hafife alınacak bir şey değil! Zorlanarak, yaralanarak, yerinde sayarak, kararsız kalarak, mutluluktan daha çok mutsuz olarak, son noktayı koyuyoruz. Miskinliğe sarılmak, tembelliğe alışmak, ciddiye almamak, umursamamak, her ne varsa sallamak veya hiçbir şeyi sallamamak kadar, sınırlarını aşmak, doruklara çıkmak, başarmak, kazanmak ve zafere ulaşmak da var. Seçimlerimiz belirliyor yaşamımızı, en az dayatmalar kadar. İyi veya kötü bir şekilde sürüyor hayat, ancak azimle sıçıp mermeri delenlerin öykülerine de, boş işler bunlar gardaşım desek de imreniyoruz. Yalan söylemeyelim hiç, bakın biz bizeyiz. Hah! Azim ile hırs, bambaşka şeylerdir, azim ilham verir, esinlendirir, hırs ise başkalarının hakkını çalma nedenidir, karıştırmamak gerek. Evet, Whiplash, bize bilmediğimiz bir şeyi söylemiyor, hatta Siyah Kuğu’dan, Shine’a, 127 Saat’ten, Yeni Hayat’a, meşhurların otobiyografilerinden, neredeyse tüm spor odaklı filmlere, azim, motivasyon, başarı ve kazanma cüreti, sinemanın en sevdiği projelerdendir.

 

Hayat için, silgisi olmayan bir kalemle çizilen resim sanatıdır da denir. Aman diyeyim, mevzuyu karışık meyve suyuna çevirmeyeyim. Çünkü Whiplash’ın derdi ve meselesi müzik. Hatta caz, orkestra, davul, bateri, bilgisizliğimi mazur görün, adı her neyse işte… Öncelikle dünyanın en hatırı sayılır miskinlerinden biri olan beni, gaza getirdi bu yüksek tempolu yapıt, üstelik müzik kulağım yoktur, ahali girmek için kendini paralarken, ben konserlerden kaçarım, yüksek sesten ziyadesiyle nefret ederim, illa şunu bunu dinlerim, valla şunu bunu dinlemem demem, hani melodi hoşuma giderse, sözleri seversem kulak kabartırım, o kadar. Yani caz, benim için, yeter be, fazla caz yapma lan! diyebildiğim bir şeydir, şakayla karışık… Misal müzikallerden de hazzetmem, önce el sallarım, sonra direkt topuklarım, anında uzarım. Eh! Kişi kendini bilmeli… Müzik fukarası beni bile, harbiden coşturuyor, seyrederken kafa sallatıyor, el ve ayaklarımla, senkronu kaymış ritimler tutturuyorsa, bu film olmuştur arkadaş!

 

Whiplash, ABD’nin en iyi müzik okuluna başlayan davulcu bir yeniyetmenin, hataya ve başarısızlığa tahammüllü olmayan deneyimli bir orkestra şefiyle didişmesini anlatıyor. Öğrenci ve öğretmen arasındaki gerilim, yapıtın asıl hüneri, çok iyi yansıtılmış, gerim gerim geriliyorsun film boyunca… Genç yönetmen ve senarist Damien Chazelle, iyi bir iş kotarmış, geçen yılın en kalburüstü filmlerinden birine imza atarak… Film, tam isabet bir kastla ve haliyle devamındaki oyunculuk performanslarıyla, etkileyiciliğini katlamış, hiç kuşkusuz. Altın Küre’de en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülünü kucaklayan usta aktör J. K. Simmons, Oscar’da da aday oldu, resmen döktürüyor abi, tek kelimeyle mükemmel! Genç oyuncu Miles Teller desen, o da hiç fena değil, zor bir rolü, gerçekten iyi sırtlıyor.

 

Gelelim yapıtın yumuşak karnına… İlkin kısa bir film niyetine çekilen ve beğenilen Whiplash, ardından uzun metraj kurmacaya dönüştürülünce, senaryonun derinliğinde ve katmanında sorun oluşuyor, eksiklik hissi tam da bu yüzden… Ana roller arasındaki çatışmaya çok abanınca, delikanlının sevgilisi ve ailesiyle geçirdiği tali sahneler, yama gibi duruyor. Film adına en büyük handikap bu, ne yazık ki…

 

”Sözlükte ‘aferin’den daha zararlı bir sözcük yoktur” diyor caz hocası Terrence Fletcher, gözünü hırs bürüyen çömez konservatuar öğrencisi Andrew Neyman’a, onu fişekliyor, itiyor, tokatlıyor, dönüştürüyor. “Sahnede olmak mı istiyorsun? O zaman hak et!” sözünü duyan ve en iyi olmak gibi bir saplantısı olan bizim eleman, başlıyor kendini paralamaya… İki baskın karakter varsa, tavizden de kaçınılırsa, doğal olarak çatışma yakındır. Ve sırayla gelir; hakaretler, kişiliği ezme gayreti, sınırlarını aşma, kendini kanıtlama çabası… Çok çalışmakla, iyi müzisyen olunmaz, yetenek de gerekir, bunu anlayacak, bu çocukta iş ve gelecek var diyecek bir uzman gerekir. Bizim despot, atarlı ve mükemmeliyetçi hoca, görmüş tek başına takılmayı ve çalışmayı seven sinir veletteki yeşil ışığı, hesaplı parlak bulaşığı, yüklendikçe yükleniyor, ondaki cevheri çıkartmayı deniyor. Restleşme, kendinden geçme, bir şey için hayattaki her şeyi öteleme, zamanla kibri de tetikler, yüksek egoyu da…

 

Şahsım adına, aşırı hırslı, en iyi olma manyağı, zirve delisi tipleri sevmem, onlar hem kendilerine, hem de diğerlerine zarar verirler. Hırs öykülerinde kin vardır, intikam vardır, bu yolda her şey mubah demek vardır. Oysa hayatta, kazanmak kadar, kaybetmek de güzeldir. Kendi çıkarı için çok fazla mücadele eden, başkalarının hayatına müdahale eder. Hayat paylaştıkça değerlenir ve orkestra, tam da bunun yeridir. Çünkü çok seslilik demektir, ekip ruhunu ve müthiş bir uyumu gerektirir, yani ne çok ileri gidebilirsin, ne de çok geri… Üstelik sola da atabilirsin, hemen itiraz etmeyin, acemiliğime hürmeten azıcık dersimi çalıştım, solo atılmaz, solo çalabilirsin, alkışı alabilirsin. Daha ne olsun?