Alper TURGUT

 

Bizim memlekette, tatilcilerin yaşadığı eziyeti fark edince, yani halka kapanmış kıyıları, mahşer yerine dönmüş sahilleri, hadsiz plaj mafyasını ve tarifsiz trafiği görünce, bari çimmek için komşuya gidelim dedik, coşkuyla Taşoz Adası’na (Thassos) sürüklendik. Hem Bodrum’dan, Alaçatı’dan, Antalya’dan daha ucuza geldi, hem de kafayı dinleme fırsatı verdi. Miskinler ülkesi Yunanistan’a ilk gidişimiz değil, bundan dört sene evvel, bir kruvaziyer gemisiyle, İzmir’den demir alıp, Selanik, Pire, Atina, Santorini ve Mikonos turu atıp, dönmüştük. Santorini ve Mikonos, mavi-beyaz renkli, resmen cazibe merkezleri, fazlaca turistik, biraz pahalı ve hayli kalabalıktı. Ellerimizde milli içecek haline dönüşmüş buzlu kahve frappe ile eşeklerin arasında dolaştığımızı hatırlıyorum, yazının gidişatını, acemi gurme kıvamından çıkarmak için, yediklerim ve içtiklerim bana kalsın, gördüklerimi anlatayım, en iyisi… Cacık, caciki, karpuz, karpuzi, oğlak, bildiğin oğlak, musakka, güveç zaten malum, Yunan salatası, peynirli basit bir salata, tüm beceriksizliğime rağmen, ben bile bunu yaparım, balık, ahtapot, karides, kalamar, zaten bilmeyeni döverler. Hah! Kıymalı makarna ve musakka, domuz etiyle hazırlanıyor, mümkünse ben almayayım. Balı güzel, reçeller nefis, zeytin de var, meyve pek yok, her yerde üzüm bağı var, manavda üzüm yok, sanırım hepsini şaraba çeviriyorlar, tek sorunum demleme çay, bir hafta sonra Tekirdağ’a kendimi zor attım, anında bardak bardak mideye yuvarladım.

 

DOSTLUK BAKİ, EN GÜZELİ DE BU’

 

Esenler’den Selanik’e giden otobüse bindik, Tekirdağ, Edirne üzerinden İpsala Sınır Kapısı’nı geçtik, sonra sırasıyla Dedeağaç, Gümülcine, İskeçe derken, meşhur kurabiyeli Kavala’da indik. Ardından feribotla, Kuzey Ege’nin güzelim adası Taşoz’a ulaştık. Bizim en büyük adamız Gökçeada’dan daha büyük bir ada bu, resmen yemyeşil tepelerle süslü ve yüze yakın plajı var. Limenas, adanın en önemli yerleşim merkezi, işte orada, Elle ve Maria adlı iki kız kardeşin işlettiği pansiyon muadili bir otelcikte konakladık. Baktık, yürümekle gezemeyeceğiz, araba kiraladık, tropikada kıvamındaki, Mermer Kumsalı, Altın Sahil, Cennet Plajı’nı dolaştık, ılık, temiz ve tuzlu suyunda, yıkandık. Ada, bayramda bizim memleketin akınına uğramış, biz oradayken daha sakin idi, lakin yine de her köşede, halkımızla rastlaştık. Şunu fark ettim, adada, Yunanlılardan daha çok, Romanyalılar ve Bulgarlar vardı, hatta mekân sahipleri, Türkiyeliler, en iyisi dediler, ya herkese aynı muameleyi çekiyorlar, ya da bahşişi, en bol bırakanları seviyorlar, bilemedim. Uçaklarımız it dalaşı yapıyor olabilir, ancak halklarımız ağız dalaşı bile yapmıyor, dostluk baki, en güzeli de bu, benzerliklerimiz, hoşgörüyü ve konukseverliği büyütüyor, ötesi yok. Kasketli amcalar, günlük kıyafetli teyzeler, sanki bizim karşı kıyının yansıması, mimikler ve jestler bile örtüşüyor, ancak bu kadar olur. Sadece onlar, sanki daha tokgözlü, çünkü fiyatlar, her yerde aynı, kazıklanacağım derdi yok, turist gelmiş, hadi şunu bir silkeleyelim kafası yok, su gelir iz bırakır, turist gelir döviz bırakır derdik, Sultanahmet civarında, turistlere resmen yolunmuş kaza çevirenleri gördükçe, lanet ederdik. Neyse, işte öyle…

 

‘GALİBA MEMLEKETTEYİM’

 

Sonra dönüşte Kavala’ya zaman ayırdık, Osmanlı’nın izleri hala yerli yerinde, tarihi sukemerine ve kaleye iyi bakmışlar, eski Kavala’nın evlerini temiz tutmuşlar, güzel korumuşlar. Rengârenk tahta kapılar, Osmanlı stili yapılar, kadim uygarlıklarla yaşıt zeytin ağaçları, çiçekler, arılar, kumrular, güvercinler, martılar, sokak kedileri ve köpekleri, lan galiba memleketteyim huzurunu veriyor, ne güzel! Her kentin bir ruhu, bir kokusu vardır, ben bu aromayı sevdim. Saat öğlen ikiye kadar her yer cıvıl cıvıl, hayda sonra birden neredeyse tüm mekânlar kapandı, halk, aniden ortadan kayboldu. Soru soracak insan, sığınılacak dükkân ara dur! Yerel otobüs işletmesine bavulları emanet etmiştik neyse ki, hani para, mara da istemediler, memleketten gül lokumu getirmiştim, iyilik, iyilikle karşılık bulmalı, hediye ettim gitti. Yoksa yokuşlarıyla bir tepeye yaslanmış kentte, bavulları çekiştire çekiştire gezmek, terden ve nemden dolayı, pek mümkün olmazdı, olamazdı. Dönüş otobüsüne doğru yürürken, hayli yaşlı bir Rum teyze, güle güle gidin dedi, sağ ol, var ol dedim, gülümsedi, kahve içtiğimiz mekânın sahibi yaşlı amca, İngilizce konuşmayın, yanıt vermeyin, ABD’li misiniz, Türkçe konuşun dedi, işte böyle bir ton anekdot. Otobüs, dönüş yolunda, İskeçe’de yolcu alırken, Arsenal-Beşiktaş maçının son dakikaları oynanıyordu, kocaman bir birahaneyi dolduran Batı Trakya Türkleri, hop oturup hop kalkıyordu, son düdük çaldı, bardaklarını masaya vurdular ve üzüntüyle kalktılar, yarın cenazemiz var, öğlen toplaşalım dediler, herkes başını olur niyetine salladı. Sonra otobüse binerken bir delikanlı, kesti yolumu, abi, memlekete çok selam dedi, iletirim dedim, ilettim.

 

31 Ağustos 2014 / Evrensel