ALPER TURGUT

 

Çoğu insanın pek sevemediği 2015’in son günlerinde, sinema siteleri, benden yılın en iyi filmleri listesi yapmamı istediler. Aslında bu gelenekselleşen bir şeydi, her sene, yılın enleri yayınlanırdı. Ancak ilk kez bu yıl zorlandığımı hissettim, son çeyrek yüzyılın rekoru olan ve tam 134 yerli işi filmin çekildiği 2015’te, beşlik filmlik bir listeyi, resmen güçbela oluşturabildim. Filmleri listelemek, hiç okumayacağın kitapları, dergileri, izlemeyeceğin DVD’leri istiflemek gibi bir şeye benzese dahi, belki hiçbirini seyretmeyenler, izlemek için gaza gelirler tipi, hayli ezik bir düşünceyi de aklıma getirmiyor değil. Sarmaşık, Abluka, eee… Sonrası yok, listeye girenlerin bile eksiği, gediği var, düşünün gerisini, ötesini berisini…

 

Peki, yıl boyunca sinema salonlarını dolduran 60 milyon insan, gişelere kaç lira bıraktı, yaklaşık 670 milyon lira. İşte buna, 170 milyon liralık büfeleri, reklamları da ekle… Üstüne de 134 film için harcanan 280 milyonu kat, hop 1,1 milyar liralık bir piyasa… Çok büyük bir rakam gibi göründü değil mi gözünüze, o vakit, sadece Yıldız Savaşları: Güç Uyanıyor’un, daha şimdiden, bizim tüm sinema işlerinden,  dört buçuk kat daha fazla gelir getirdiğini, hiç hesap etmeyin. Tek Star Wars değil, 2015’te dört büyük bütçeli film (Minyonlar, Yenilmezler: Ultron Çağı, Hızlı ve Öfkeli 7, Jurassic World) daha, bir milyar dolar barajını geçti. Sinema, özellikle Hollywood’a kazanç sağlamayı sürdürüyor, tam gaz. Zenginin malı, züğürdün çenesini yorarmış, biz, gişeci ecnebi dünyasını bırakıp, kendimize dönelim yine, aslında bu bir hasılat ve büyüme rekoru, sinemalarımız, AVM eğlence paketine dâhil olduğundan beri, yani son 10 yılda izleyici sayısı iki kart arttı.  Çeşitlilik de bol, eskisi gibi yelpaze kapalı değil, 400 küsur film, beyazperdeyle buluştu. Çin ve Rusya’nın ardından en fazla büyüme gösteren pazar, bizimki. Yaklaşık 100 bin insan, sinemanın ya tam içinde, ya dolaylı bir şekilde de olsa bağlantı içerisinde… Şimdi nüfusumuz 80 milyona dayandı ve biz, tüm bir yıl boyunca, 60 milyon kişi sinemaya gittiği için sevinecek miyiz? Fransa’nın nüfusu bizden az, ancak sinemayı dolduranların sayısı, bizim yaklaşık dört katımız, meramım anlaşılmıştır umarım. Senenin en çok izlenen filmi Düğün Dernek 2, aynı tarihlerde vizyona giren, 2015’in en iyi yerlisi Sarmaşık ise, salon bulmakta zorlandı demekten de artık yoruldum. Anlamsızlık çoğalırken, anlatımın da pek faydası yok, haliyle…

 

Yerli filmler dip yapıyor da, yabancı yapımlar, zirveye mi tırmanıyor, ne gezer, on filmlik memleket dışı seyirlik seçerken de kara kara düşündüm. Eskiden, çok uzak bir geçmişte değil hani, sinema salonundan, mutlu ayrılırdım, sinemanın büyüsüne teşekkür ederdim, heyecanlanmak güzel ve iyi bir şeydi. Şimdilerde çoğu filmden robot gibi çıkıyorum, işte tek tük mutluluk, sonra uzak ara hissizlik. Ezber bozan yapıtların sayısı azaldı, benzer projelerin sayısı ise arttı. İşte budur diyemedikten sonra, ömürden giden 90, 110 ve 120 dakikalara da yanıyor insan, hiç şüphesiz.

 

Efendim, biz yine yurdumuza dönelim, harbiden olay, hikâye ve yaşanmışlık manyağı olan, tarihinden, coğrafyasına, doğal platoya eş düşen güzelim yerlerinden, canım doğasına dek, sinema için resmen biçilmiş bir kaftan diyebileceğimiz memleketimizde, ağzınızı büzü büze, ama öykü bitti ya derseniz, sizi sopayla kovalamak icap eder, kanımca. Ağır mevzular gerekçesiyle, suya sabuna dokunmaktan cayıp, hafif  meselelerin peşine düştükçe sinemamız, sansür ağıtına sarılmak da ikiyüzlülükten öteye gitmez. Dert ettiğiniz şey, hiçbir şeye derman olmayacaksa, amacınız nedir, halklarımızın yaraları var, sarılmayı bekleyen, ezilenlerimizin öyküleri var, anlatılmak istenen, bedel ödemiş insanlarımızın, isyanı var, çoğalması gereken, oysa sizler, ne yapıyorsunuz, cin filmi, absürt komedi, romantik şeysi dışında… Hem ne korkutuyor, ne güldürüyor, ne de sevi hasletine, seviye atlatıyorsunuz, debelendikçe, dibe batıyorsunuz, o kadar. Başkalarının başarısızlığıyla mutlu olanların çokluğu, imecenin de, kolektif bilincin de içine ediyor, affedersiniz. Sinemanın pek meşhur ekip ruhunu, kişisel egolara kurban ediyoruz, yana yakıla.

 

Çöl ikliminde ne yetişir, çölde ne boy verir, elbette kaktüs, işte onun dikenleri batsa dahi, acıtsa dahi, aynı kararlılıkla, yanlışın ve haksızlığın peşine düşmek, hem zihinsel, hem de işlevsel problemlerimiz var demektir. Sinema yolculuğumuz diye girizgâh yapıyor bazı sinemacılar, ne yolculuğu kardeşim, kendi fikrini törpülemişsin, düşlerini hapsetmişsin, gelecek yerine, günü kurtarma peşine düşmüşsün, sonra yolculuk, bırak zaten hedefi bir kenara, yok öyle bir yol, çıkmaz sokak orası, sonra tıpış tıpış geri adım. Susmayı, marifet sayan, sessiz toplum istemiyoruz der ya, işte o hesap.

 

Geçen gün televizyonda seyrettim, Muş Alparslan Üniversitesi Rektörü Nihat İnanç, “Düşünebiliyor musunuz, amfide film gösterimleri, tiyatrolar, konserler düzenliyorlar!’ dedi. Neeee film mi gösteriyorlar, öğrenciler, üniversitede film izliyor yani, rezalete gel, skandala bak! Geldiğimiz nokta, bir filmi suç saymak aslında. Adını tam koyun işte, kontrolsüz sinema, sinema değildir deyin. Gerçeği söylemek gerekirse, tek misal bu değil, kadınsız festival yapalım, böylelikle karşı cinsler arasında yakınlaşma da olmaz diyeni de duydum, sinema tehlikelidir, bir bıçak gibidir, ekmek de kesersin, insan da diyeni de… Cesaret, ne istediğini, kim ne derse desin, tam söylemek ve sözlerinin peşine düşmek değil midir? Öyleyse söyleyin, bizler, salt kendi yaşadığımız hayata benzer filmler istiyoruz, herkesin yaşadığı hayatları kabul etmiyoruz ki, filmlerini onaylayalım. Tek tip sinema olsun, hiç kimsenin kötü alışkanlıkları olmasın, sevişmesinler, öpüşmesinler, küfür etmesinler, sarhoş olmasınlar, kumar oynamasınlar, hepsi rolünü sırtlasın, yapacağı şeyi de, böyle uluorta beyazperdede değil, gizli gizli karanlık arka odalarda yapsın, kötü örnek olmayalım, ciciş, tatlış ve minnoş olalım. Vahayı, palmiyeyi, deveyi es geçmiş, çölde sadece kaktüs yetişir demiştik de, kaktüse, büyük ayıp etmişiz, insan denen canlıdan, çok daha dik duruyor çünkü.