ALPER TURGUT

 

Efsane Steve McQueen, en sevdiğim aktörlerden biriydi, kuşkusuz hala öyledir, insan ölür, karakter ölmez, film sürer gider. Yönetmen olan ikinci Steve McQueen de Açlık (Hunger) ve Utanç (Shame) ile ilgimizi ve beğenimizi kazanmayı bildi, her çekeceği filmi, merak etmek, beklemek ve haliyle izlemek, şart oldu! Yeni yapıtı 12 Yıllık Esaret’i büyük bir beklenti ile oturup seyrettim, ilk yarısına lafım yok, ancak ikinci yarısı, beni sukut-ı hayale uğrattı dersem yeridir. Oscar almak için kurgulanmış, alelacele tamamlanmış, karakter gelişimi eksik kalmış bir film bu… Özgün bir işçilik, orijinal bir senaryo, bir parça da ışıltı, isteklerim bunlardı, yüksek bütçeli bir anı-kitap uyarlaması değil. Sert bir anlatım dili yerine, bariz bir yumuşama, hiç değil. Tamam, “based on a true story” ibaresi, Hollywood’un yeni vazgeçilmezi, eskiden de yaşanmış, gerçeklik payı olan filmler çekilirdi, lakin şimdi, zeka ürünü hayali tipleri, tamamen kurmaca bir karakteri bulmak neredeyse imkânsız hale geldi. Yönetmen, elini, gözünü korkak alıştırmak durumunda, hadi söyleyin, gerçek bir kişiliği ne kadar bükebilir, bir kitaptan ne kadar taşabilir, yaratıcı fikirlerinizi ne kadar katabilirsiniz?

 

Hah! Film kötü mü? Elbette değil, mevzu, bir başyapıt yaratabilecekken bunun ıskalanmasında, bildik yolu seçmesinde, klişelerle ilerlemesinde, yoksa müziğiyle, görüntü ve sanat yönetimiyle, Chiwetel Ejiofor, Michael Fassbender, Benedict Cumberbatch, Paul Dano, Lupita Nyong’o, Paul Giamatti, Quvenzhané Wallis, Sarah Paulson, Brad Pitt ve diğerlerinin oluşturduğu dev oyuncu kadrosuyla, izlenmeyi hak ediyor, şüphesiz. Özellikle Paul Dano, kısa ve akılda kalıcı performansıyla, harikalar yaratıyor, zaten o, hafif komik, güçsüz olduğu için tehlikeli, değişik bir arıza adam modelini, bir süredir iyi sırtlıyor. Lupita’nın oyunculuğuna, hani zorlarsak, didik didik edersek, belki laf edilebilir, ancak kast ekibinin, onu bularak, işini layıkıyla yaptığı görmezden gelinmez, gelinemez. Steve McQueen’in fetiş oyuncusu Michael Faasbender, yer yer karikatürize olsa dahi, müthiş oynuyor. Sarah Poulson da, rolünde gayet başarılı… Vasatı kısmen aşan, belli bir ortalamayı tutturan başroldeki Chiwetel Ejiofor ise gayet şanssız, çünkü bu sene Oscar yarışında Matthew McConaughey’i geçmek, pek mümkün görünmüyor. Dokuz Oscar adayı 12 Yıllık Esaret, en iyi film dalında Oscar’ın favorisi, ancak diğer dallarda zorlanacağı da aşikâr.

 

Avrupa’dan Amerika’ya taşan beyazların, önce Amerikalı yerlileri yok etmek, ardından da Afrikalıları köle yapmak ile kurdukları uğursuz, kirli ve kanlı medeniyet, günümüzde de vahşiliğini, kan dökücü halini ve sömürgeciliğini sürdürüyor. ABD’liler, filmleriyle günahlarını temize çektiklerini sanıyorsa ne ala, kendini kandırmaca, ya da başkalarına bunu yutturmaca siyaseti, mümkünse çöksün artık. Ve unutulmasın, kölelik kaldırıldıktan 100 yıl sonra dahi, fiilen devam ediyordu. Bugün, cezaevlerine dolduranlar, ikinci sınıf yurttaş muamelesi görenler, kendilerini bir beyazdan daha çok ispat etmek zorunda kalanlar, en az paraya tamah edenler, yine siyahi insanlar ise, sistem, baskı ve zor uygulamaları için sadece yeni ve daha az tepki çeken bir yol bulmuş demektir. Yine geçen yıl çekilen, kölelik denen illetten dem vuran, hani Obama’nın davete rağmen oynamak istemediği The Butler filminde, şöyle söylüyor ‘zenci’ kahramanımız, “Tüm ABD’liler, biz de dahil, Nazilerin, Almanya’da ve işgal ettikleri ülkelerdeki toplama kamplarına üzülüyorduk, ancak benzer kamplar, ABD’nin güneyinde vardı.” Evet, pek meşhur Arbeit macht frei… Çalışmak, insanı, nah özgürleştirir! Ne ücretsiz kölelik devrinde, ne de ücretli kölelik çağında…

 

Filmde, pek çok çarpıcı sahne var, Kanadalı beyaz kurtarıcıdan bahsetmiyorum, haliyle… Nehir gemisinde yolculuk sahnesi, en çarpıcı olan, bence oydu. Gemide, bir avuç beyaz, çok sayıda siyah var, ancak isyan etmiyor, kaderlerini kabul ediyorlar. Üç adam kafa kafaya vermiş, kendi aralarında fısıltıyla konuşuyorlar, biri çok ateşli, isyan edelim diyor, onlar özgürlüğün tadını almışlar, diğerleri köle olarak doğmuşlar. Hayır, diyor diğeri, yaşamaya bakalım, onlarla isyan edemeyiz, bize katılmazlar, çünkü onlar, ‘zenci’… Zaten ilk ölen, ateşli isyankar oluyor. Diğerleri yaşamak için boyun eğiyorlar.

 

Amistad filminde isyan edenler,  işkenceci ve insan taciri beyazlara, öfkelerini kusanlar, özgür Afrikalılardı, Zincirsiz’de (Django Unchained) zalim siyahi kahya, hürriyet nedir bilmiyor ve hem ondan hem de statüko kaybından ölümüne korkuyordu. Ahmed Arif’in ölümsüz dizeleriyle, “Cihanın ilk umudu, ilk sevgilisi ve ilk gerillası Spartaküs”, özgür bir adam olarak doğdu, gladyatör oldu. Ama içindeki özgürlük ateşi hiç dinmedi, bekledi, örgütledi, sonra “kalkın ey köleler, artık esir değiliz” dedi. Sorun, boyun eğen köleler değildir, onları köle eden, köle gibi hissettiren, köle olmaya devam etmelerini sağlayan sistemdir, kraldan çok kralcı olanlar, efendisinden daha çok, kırbaç ve kamçı kullanmayı seven köleler, bu lanet olasıca sistemin ürünüdürler. Kölelik bildik anlamda kalkmış olabilir, ancak eşitsizlik, tüm dünyada var, hala var, inadına var. Eşitsizlik ve adaletsizlik kalkmadan ortadan, ne efendiler, ne de köleler asla tükenmeyecekler.