Memleket sineması, yüzüncü yaşını doldurunca, bir ivme kazanır sandım, haliyle aldandım. Cinli minli, ecinnili tekrar hissi veren projeler, ucuz, sabun köpüğü, izle ve hızla tüket tipi romantik şeyler, bir bütünlük oluşturmaktan muaf, gülünç olma çabasındaki kolajlar, skeçler, sanat adına yola çıkan ve çuvallaması artık şaşırtmayan işler, güzelim beyazperdeyi, malum TV ekranına çevirdi, neredeyse…

Zeki Demirkubuz’u, gişe tipi şişirme filmlerin yönetmenleriyle kıyaslasaydım şayet, Bulantı’ya, kötünün iyisi der geçerdim. Lakin kazın ayağı öyle değil, Bulantı’yı, yönetmenin kendi geçmişiyle, yani Masumiyet, Kader ve Yeraltı ile karşılaştırmaktan başka çarem yok. Evet, Bulantı, Demirkubuz için, kesinlikle anarya (Adana’da geri vites işte), ancak iyi bir sıçrama, geri çekilip, hedefi görüp, bedeni yay gibi gerip, ok gibi ileri atılmakla olur. Tam da bu yüzden, kişisel film Bulantı’yı bir kenara koyduk, yeni projesi Kor’a odaklandık, bekleme odasında…

Öncelikle Zeki Demirkubuz’un, dokuz yıldır dargın olduğu Nuri Bilge Ceylan’a yine gönderme yaptığını varsaysam da, polemik etkili bu çözümsüz meseleyi, kaşımayacağım, kocaman adamlar, kendi sorunlarıyla baş etmesini de bilirler haliyle… ”Küçük insanlar kişileri, normal insanlar olayları, büyük insanlar fikirleri tartışır” gibi bildik bir vecizeyi ortaya atarım, hadi barışın artık der ve direkt uzarım.

Neyse ortalığı daha da fazla sulandırmadan, meseleye dalayım artık. İlk olarak filmin başrolündeki Zeki Demirkubuz’a değinelim. Yönetmen Demirkubuz’u tartışırım, ama oyuncu Demirkubuz’u tartışmam. Mümkünse oyunculuk yapmasın, yönetmenliğe yoğunlaşsın, her şeyden öte bir sinemasever olarak dileğim budur. Kötü oyunculuk bu, hatta oyunculuk bile değil bu, mimiksiz, jestsiz eyvallah, peki, öylesine durmak, neyin nesidir? Sevişecek aktör yoktu gibi bir açıklamanın da mantığı yok, çünkü sevişken bir film değil, eğer dalga geçiyorsa, mavra yapıyorsa, pek gülemedim, belirteyim. Zeki Demirkubuz filmlerinde, oyunculuklar konuşur, Bulantı’da, oyunculuklar harbiden susmuş. Pardon susamış, hep su içer misin diyorlar. Çünkü bu kez, oyuncu yönetimi de ıskalanmış. Oyunculuk performansları çok kötü değil elbette, ancak inandırıcılık ekseni kayınca, ateşleme gücü de olmayınca, bir filmi alıp götürebilecek aktörler Çağlar Çorumlu ve Ercan Kesal, kusura bakmasınlar, geçiyordum uğradım pozisyonunda kalmışlar. Şebnem Hassanisoughi, gayet iyi, ancak diyaloğu çok olmayınca, kaynamış gitmiş haliyle, Öykü Karayel ve Cemre Ebuzziya da çabalıyorlar, Zeki Demirkubuz’un anti-aktör tezine rağmen.

Karanlıklar, kapılar, kapılar, kapılar, yine kapılar, tanıdık planlar, asansör, ayna, gene roman alıntıları, hep kitap eki, sürekli kahvaltı, portakal suyu ve Beşiktaş forması. 10. Filmini çeken bir yönetmenin, bunlar dışında, başka şeyleri daha olmalı envanterinde… Üstelik çok fazla tekrar, baygınlık hissi kadar, sıradanlaşmayı ve sığlaşmayı da tetikler. Zeki Demirkubuz’u, diğer yönetmenlerden ayrı tuttuğum nokta, karakter tahlili, katmanı, derinliği ve insan ruhundaki karanlığa ışık tutmasıdır. Bu filmde kendisiyle çelişir gibi, yüzeysel kalmış, dibe dalamamış, çünkü en önemli şey, yani öykü ıskalanmış, ne yazık ki… Hikâyesizlik, büyük dert olmuş, bizim Bulantı’yı, bunaltıya, hatta bulamaca çevirmiş. Diyaloglar da fena, hanım kızımız, yine çapkınlık yaparken yakalanmış sevgilisine, anladığımız bu, kadın döven bir kütük işte, neyse öfkeli ve saldırgan manita, celalleniyor, haliyle genç kadın ürküyor, onun şiddet patlamasından… Genç herif, aşağı yukarı şöyle bir şey diyor; korkunu, o…luğuna bahane yapma… Benzer bir durumda, kimse filozofluk kasmaz sanki, işte olmuyor, cümleler zorlanıyor.

Çokça zikredilen yalnızlığa dair ne söylenebilir, üniversitede hoca olan bir adam, çapkın bir adam, modern hayatın, gayet zeki bireyi, nasıl yalnız olabilir? Yalnız sevişilmez, başka bir şeydir onun adı. Ötesinde beylik laflar, bir filmde illa olmak zorunda mıdır, sonra hayatın zorluğu, ‘aydın tabakası’ yozluğu, çürüme, insana dair zafiyetler, kahramanın kendi aydınlanmasıyla serpilse peliküle, eyvallah, ancak bir kazanın götürüsü hep bunlar. Filmi de sakatlayan bu, hedef kadar, yolda da sorun var. Eğri büğrü, dolambaçlı, karma kırışık. Her şey, ailesini önemsemeyen bir adamın, aile özlemi kadar, komik aslında… Film, bir komedi olsaydı, absürt bir komedi özellikle, sinema salonunda, en az bu kadar gülerdik. Bir trajediye tebessüm ediyorsak şayet, güldürüde de ağlamak gerekecek, o vakit.

Arkadaş, sen, bizim hayatın tokadını yiyen insanlarımızı, anlatsan ya, alt görülen sınıfı, ezilenleri, kaybetmeyi iyi bilenleri, harbi harbi ne yapalım, orta-üst sınıfın saçma hallerini, benmerkezci tipi, onun aşina kibrini, bir telefonu açmaya erinen, adeta dünyayı ben yarattım şeylerini… Entelektüel sayıklamaları yerine, bir emekçinin gerçekçi haykırmaları, duygusuz ve mantıklı tipler yerine, bu akıl bana fazla, bu akıl başa bela diyerek, salt hisleriyle ve tutkularıyla hareket edenler, daha insani değil midir? Filmin bir yerinde doktor, teşhisi koyuyor, sen hasta değil, anormalsin sadece diye, Bulantı’yı tarif ediyor işte, anormal. Evet, anormal.