ALPER TURGUT
Gayet yetenekli, üstelik başarılı ve arı gibi çalışkan bir adam… Yönetmen ve müzisyen Selim Demirdelen’den bahsediyoruz. Klipten diziye, filmden reklama… Onun üretim yelpazesi anlaşılacağı üzere hayli geniş… Geçtiğimiz günlerde “Dut Ağacı” adlı albümünü müzikseverlerle paylaşan Demirdelen, bugüne dek 200’ün üzerinde reklam filmiyle, 100’ü aşkın reklam müziğine de imzasını attı. Reyting dünyasında yer almak istemeyen ve TV dizisi çekmeyeceğini söyleyen Demirdelen, reklam yönetmenliğini ise sinema ve müziğe yatırım yapabilmek için sürdürdüğünü vurguluyor. Selim Demirdelen’in tek amacıysa reklam estetiği ile sinema dilini kaynaştırıp gerçeklik duygusundan kopmayan kaliteli ve samimi projelere hayat verebilmek.

 
—“Dut Ağacı” albümü nasıl oluştu, tarzı nedir ve kimlerle çalıştınız?

Bu albümü yapma fikri, aslında 20 yıl evvel zihnimde oluşmuştu, beş, altı sene önce de harekete geçtim. Sonra bilgisayar çöktü, ne varsa uçup gitti. En nihayetinde bitsin artık dedik ve süreci hızlandırdık. Albümün belli bir tarzı yok, para kazanmak için de yapılmadı. Dut Ağacı’na benim için çok değerli olan insanlar katkı sağladılar. Enstrümanları, sesleri ve sözleriyle… Albümdeki 10 şarkıyı, Levent Yüksel (üç), Aylin Aslım (iki), Koray Candemir, Özge Fışkın, Melis Danismend, Sezgi Olgaç ve Adile Yadırgı yorumladı. Şarkı sözlerinin ikisini ben yazdım diğerleri ise Neşe Şen, Ümit Ünal, Ete Kurttekin, Ömer Hayyam ve Nazım Hikmet‘e ait. Dut Ağacı, tam manasıyla müziğe gönül verenlerin albümü oldu.

Albümdeki şarkılara klip çekmeyi düşünüyor musunuz?

Evet, 10 parçaya 10 klip çekilecek. Ancak kendim çekmek yerine, büyük kentlerin dışındaki okullarda okuyan sinema öğrencileri klipleri yönetsin istiyorum. Kültür Üniversitesi’nde sinema dersleri veriyorum ve görüyorum ki; gelecek adına umudumu tazeleyen nice yetenek yetişiyor. Ayrıca bu yıl jürilik yaptığım kısa film yarışmalarında, gençlerin çok iyi işler çıkardığını gördüm. Hatta aralarında bir yönetmen olarak kıskandığım filmler bile vardı.

—“Bıçak Sırtı” adlı hemen hemen herkesin beğendiği bir diziyi yönettiniz. Gelecekte de TV dizisi projelerinde yer alacak mısınız?

Dizi çekerken hiçbir şeye vakit kalmıyor ki… Ve en önemlisi ben reytingi değil, kaliteyi önemsiyorum. Sinema estetiği ve gerçeklik duygusunu da… Ve ortaya çıkardığınız iş, öncelikle doğru, dürüst ve samimi olmalı… Sektördeki mevcut koşullar değişmediği sürece TV dizisi çekmeyeceğim. Türkiye’de yılda 80 dizi çekiliyor, sormak lazım acaba o kadar yönetmen ve görüntü yönetmeni var mı? Üçüncü asistan bir bakmışsınız ki; ertesi yıl bir dizinin yönetmeni olmuş. Amaç salt para kazanmak ise zaten reklam çekiyorum. Reklamdan kazandığımı da müziğe ve sinemaya yatırırım, olur, biter. Bıçak Sırtı projesi bana gelmeden önce dizi çekmeyi düşünmüyordum. Ama çok büyük oyuncular ve mükemmel bir ekip ile çalışmak istedim. Benim için iyi bir deneyim oldu. Tek sezonda 30 bölüm çektiysek, 70, 75 dakikadan hesaplarsanız, neredeyse 30 tane uzun metrajlı film eder. Bıçak Sırtı’nın senaristleri insaflıydı, bir bölümü 65 sayfada bitiriyorlardı. 120 dakikalık dizilerin varlığı hepimizin malumu…

—Müzik sevdasına ne zaman yakalandınız?

1969 yılında Almanya’da (Stuttgart) doğdum. Ben 10 yaşındayken Türkiye’ye döndük. İstanbul Erkek Lisesi’nde okurken arkadaşlarla birlikte rock grubu Seth’i (Eski Mısır Medeniyeti’nin kötücül tanrısı) kurduk. Grubun üyeleri arasında benim dışımda Alpay Salt, Ete Kurttekin, Cenk Öz, Cumhur Erkut, Memet Güzelbeyoğlu ve Mert Kesler vardı. Gruptaki arkadaşlarımın bir kısmı müziğe profesyonel olarak devam ediyorlar. Müzik liseden sonra da hayatımdan çıkmadı. Aslına bakarsanız reklam sektörüne de ses teknisyeni olarak girdim. Ardından 2002 yılında ilk kişisel albümüm “Beat Bazaar”ı çıkarttım. 2007’de yönetmen Serdar Akar’ın “Barda” adlı filminin müziklerini yaptım, Üçnoktabir’in “Sabaha Karşı” albümünün prodüktörlüğünü üstlendim.

—Peki, üniversite…

İstanbul Erkek Lisesi’nden sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Bölümü’nü kazandım ve oradan mezun oldum. Ancak yaşamımı iktisatçı olarak sürdüremeyeceğimi biliyordum. 1993’te ilk kısa filmim “Makinist”i (Emek Sineması’nın makine dairesinde çekilmiş) ardından da “Hasret” ve “Çevre” çektim. Sinema eğitimi için kısa süreliğine New York Üniversitesi’ne gittim. Orada sinema kursuna devam ettim ama verdikleri eğitimin aynısı Türkiye’de de vardı. Yani umduğum ve beklediğim gibi değildi. New York Üniversitesi’ndeki bitirme ödevim de 1996’da çektiğim 5 dakikalık kısa film “The Daydreamer” (Hayalperest) idi. Filmim, New Yorklu bir evsizin öyküsünü içeriyordu. Türkiye’ye dönünce Bilgi Üniversitesi’nin Sinema/TV bölümünde yüksek lisans yaptım.

—Sizin önceliğiniz sinema mı yoksa müzik mi?

Hem müzik hem de sinema asla birbirlerinden çalmıyorlar. İkisinin de büyüsü başka başka… Her ne kadar sinema ekip, müzik ise tek başına da yapabileceğiniz bir iş olsa da, farklılıkları onları eşit derecede sevmeme engel değil.

—Albüm çıktığına göre sırada film var diyebilir miyiz?

Beş yönetmenin beş ayrı masala hayat verdiği (Demirdelen’in komutasındaki bölümün adı “Külkedisi” idi) “Anlat İstanbul”u saymazsak bu yıl ilk uzun metrajlı filmimi yöneteceğim. (Selim Demirdelen, Türk Sineması’na adını altın harflerle yazdıran “Eşkıya”nın yönetmen yardımcısıydı) Yaz aylarında bir roman uyarlamasını filme çekeceğiz. 2010 için de biri diyalogsuz doğaçlama iki film projem daha var. Kafamda duruyorlar ve henüz kimseyle paylaşmadım.

Cumhuriyet Gazetesi Hafta Sonu Eki / 06 Haziran 2009