ALPER TURGUT

 

Akademi (Oscar) ödüllerinden sonra, görece iyi film izleme zevkinden de mahrum olduk, haliyle. Son birkaç haftadır vasat yapımlar, beyazperdeyi resmen ele geçirmiş durumdalar, neyse ki önümüz bahar, film festivalleri, sinemaseverlerin imdadına yetişir. Filmlere bakıyorum, salt kötü değiller, üzerlerine yazılacak öyküleri de pek yok! Hele yerli yapımlar, sanki bir yarış var, en saçma şeyi hangimiz çekecek diyerek. Yani evlerden ırak, pardon solanlardan… Bir aile, tonla para dökecek AVM’ye, hem sağlıksız yiyecekler yiyecek, hem markalara para basacak, hem de şaşkın filmler seyredecek, acımak diye bir şey asla yok, asıl eğlenenin kapitalizm olduğu, paket sisteminde. Hah! Hal böyleyken, ne yaptım kendi adıma, televizyonun karşısına geçtim, yok, yok, aptal kutusu ile fazlaca mesaim yok. Zaman tüketmek aşkına, bilgisayarımı karşıma aldım, dizilere dadandım.

 

Birkaç tane uzun soluklu, bol sezonlu dizim var, meşhur işler, büyük prodüksiyonlu projeler. Arada reklam da olmayınca, 40 dakika, bilemedin 50 dakika, hadi sizin güzel hatırınıza bir saatlik dizi bölümleri, su gibi akıp gidiyor. Uzun bakışmalar, zamanı donduran sahneler, tuhaf diyaloglar, garip tiplemeler de yok, elemanlar, zombi dizisinde dahi, karakteri derinleştiriyor, zenginleştiriyor, ayakları yere basan, kökü olan, inandıran, içine alan bir donanım bu, son tahlilde. Şimdiye kadar yazdıklarımdan, yerli işi dizileri anlatmadığımı anlamışsınızdır, şüphesiz. Akşam sekizde özeti başlayan, bir saatlik bıktıran tekrarın ardından, saat dokuzda, yeni bölüme başlayan ve neredeyse tüm akşamı kapatıp, gece yarısında tamamlanan bizim dizilerle, inanın işim olmaz. Keşke hiç kimsenin olmasa, devamında hayat bayram olsa… Burun kıvırmıyorum, küçümsemiyorum, rencide etmek gibi bir vazifem de, görevlerim arasında değil! Elbette daha iyi olsun, en iyisi olsun, biricik beklentim bu, bak ya, harbiden saf olsam gerek, Godot’u beklemek bile daha mantıklı çünkü.

 

Yerli işi dizilere göz gezdiriyorum, hani bir umut, belki yeni bir dizi, bu kördüğüme bir düğüm daha atmaz, özgün ve düzgün bir işçilik ile tiryakisi eder, yeni bölümü iple çektirir. Nerede be arkadaş, biraz iyice, biraz ışıltılı, biraz memnun eder gibi başlasa dahi, biliyorsun ki, reyting kaygısıyla affedersiniz sapıtacak, kendine yeni istasyon ararken, raydan çıkacak. Oyunculuklar dökülüyor, komedi desen güldürmüyor, yıl olmuş 2016, hala arabesk damar arayışı, kanırtmaya çabalanan aşırı duygusallık hali, mesele desen, ara ki bulasın, konu açmıyor, bildik şeylerden şaşmıyor. Öykülerin takati yok, hikaye ya çok zorlama, ya da lan gardaş, ben bunu bir yerlerden hatırlıyorum tadında. Seyirci ne versem yiyor, benim çöplerle besleniyor diyorsun belki, lakin izleyici bu, bir anda sıkılır, ne bileyim, başkaca bir meşgale bulur, yepyeni bir şeye dadanır, hani yazlık sinemalardan, nasıl vazgeçtiyse, birden seni de bırakır, çölde kaktüs gibi kalırsın bir başına. Kendine öyle büyük anlamlar yükleme, gel buyur, bu açıdan bak, boşluk hala yerli yerinde. İşte her neyse…

 

Mevzuyu nereye bağlayacaksın diyorsunuz, durun hele, mini yabancı diziler var, altı bölümlük, yedi bölümlük, işte tek sezonluk. “American Crime Story”, “11.22.63”, “The Night Manager” derken, polisiyeye, gerçek bir davaya, bilimkurguya doyuyor insan. Peki, yetti mi? Yetmez, kesinlikle. Misal geçen gün “Ófærð” (Trapped) adlı bir İzlanda dizisine başladım, şaka maka değil, gayet sürükleyici… İzlanda diyorum arkadaş, İzlanda, Atlantik’te tek başına, küçümen, soğuk mu soğuk adalar diyarı yani, bizim Kadıköy’ün nüfusu, daha fazladır, tüm ülkeden. Çok üşüdük, bari iyi bir dizi çekip ısınalım mı demişler, bilemem, belki bizim dizi sektöründekiler bilir. Az önce aşağı indim, bakkala, ohho tonla insan birikmiş, sahte polisler, set emekçileri, oturanlar vardı, onlar sanırım ekabir, işte dizi çekiyorlarmış, zaten haftada bir, iki, binanın dibine dayanıyorlar. Lak lak ediyorlardı, keşke sorsaydım, ne olacak bu dizi işleri? diye, geyiklerini bölmek istemedim. Geçenlerde kavga sahnesi vardı, bizim kedi Mumu, ürktü, kendini dolaba sakladı, sadece bağır çağır, dövüş koreografisi, sizlere ömür, camdan bakmıştım, amatörlük harbi güldürdü, ciddi bir diziymiş sanırsam, komedi sanmıştım oysa.

 

Nereye mi bağlayacağım, Füsun Demirel, Nurgül Yeşilçay, Erkan Petekkaya ve cümleten oyunculara ve memleketin çanına ot tıkayan dizi düzenine elbette. Dizilerle derdin mi var diye sorabilirsiniz, evet, meselem var, bu lümpen kültürü özendiren, mafya tipi organize işleri, sanki gündelik yaşam biçimiymiş gibi dayatan, ne yazık ki sokakta da yansıması olan, bu zehirli ve irinli işlerin yanında durmak bile abes, benim kitabımda. Göç dizisi gibi başlıyor, hop köyden indim şehre öyküsü oluyor, sonrası şive kasmak, ağalık, dayılık, fakirler, zengin olmak için yırtınır, zenginler, onları aşağılar durur. Herkes silahlı, külahlı, kadınlar meze, erkekler tepişmede… Sonra bakıyorsun aile dizisi, hayda evin tüm kızları, aşk meşk peşinde, sonra bir başkası, liseli kız, sürekli kötülük izinde. Bir başka dizide, eşcinsel karakter, hep abidik gubudik komiklikte. Kadınları da, eşcinselleri de, yoksulları da aşağılıyor, bu projeler, erkek egemen sistemin saltanatını sürmesi için destek ünitesi gibiler. Ben anlamıyorum, bu dizileri izleyen bir kadın, nasıl isyan etmiyor, böyle gelmiş, böyle gider mi diyor? İnanılmaz!

 

Düşünün, sektör, Erkan Petekkaya’nın tuhaf açıklamalarına rağmen, yanında duruyor, bu memleketin birçok filminde, kalburüstü roller sırtlamış bir kadın oyuncuyu, üstelik hayli yetenekli de olan bir aktrisi, dışlamayı deniyor, taciz gibi iddialara rağmen. İnternet olmasa, mevzu bu kadar büyümeyecekti bile, ha büyüse ne olacak, sektörde dayanışma namevcut, yardımlaşma sıfır, adı geçen dizideki kadınlar, biz artık yokuz diyebiliyorlar mı? Ya diğer dizede yaşananlar nedir? Füsun Demirel, bu ülkenin yüz akı oyuncularından, yan rolleri sırtladı, karakter oyunculuğuna can verdi. Görüşleri yüzünden, yani kendini ifade etmesi sebebiyle, düpedüz günah keçisi ilan edildi, diziden çıkartıldı, kim bilir, belki de bundan sonra pek çok kapı yüzüne kapanacak. Sormak gerek, suçu neydi, gerilla annesini oynamak istediğini söylemek mi? Seri katili bile oynar oyuncu, Hitler’i de, yamyamları da, hatta uzaylıları da. Ankara’daki üçüncü patlamanın, söyleşinin üstüne gelmesi, gerçek failleri unutup, al işte suçluyu da bulduk demek değilse nedir? Oyuncu ahalisini geçtim, ya rol arkadaşları? Susmaktan ve pısmaktan başka ne yaptılar?  Haliyle kocaman bir hiç! Bu oyuncuların çoğunu, halklarımızın hayranlığı şımartıyor, onlara büyük ve gereksiz anlamlar yükleniyor. Harbiden kendini geliştirmemiş, küpünü doldurmayı, sadece çok para sanmış, hiçbir bedel ödememiş insanları, ünlü diye bol mangıra, aşırı övgüye, taşkın ilgiye boğmak da nedir? Bu anlamsızlık, kibirli, kasıntı tipleri, dizilerden, magazin programlarına taşıyor, o kadar. Üstelik lan biz nerede hata yaptık diye, kafayı biraz öne eğme ve düşünme de yok! Boş başak dik duruyor işte, yüklenen anlamlar da, kafatası denen minicik boşluğu dahi dolduramıyor.