ALPER TURGUT

 

Bir tanıdığımız var, ablası Tarık Akan’ın oynadığı karakterlere aşık oldu, öyle böyle değil, bir nevi kara sevda, başkasını asla sevmedi, hiç evlenmedi. Yoksa çocukluk aşkım, gençliğimin ilk sevisi diyen çok, bu ise bambaşka… Yeşilçam, yoksul ama mutlu, Neşeli Günler ve Gülen Gözler demekti, gündelik hayatın yakıcı ve yıkıcılığından ırak, naif, sevecen ve sıcak… Memleketin kuşkusuz en çok seyredilen, hatta tekrar tekrar izlenen, diyalog ve replikleri ezberlenen Hababam Sınıfı’nın tatlı, şirin ve komik şamatasının az ötesinde, sokaklarında büyük bedeller ödeyen 1970’lerin asi gençleri, politik direnci, kolektif bilinci büyütüyordu. Hababam, tek sınıf değil ya, yaratıcısı Rıfat Ilgaz’ın ilk Sınıf’ı, kırmızı kapağı ve erkin tepkisini çeken şiirleri yüzünden, başına bela, bedene ceza açmıştı, ta 1944’te… Yeşilçam’ın salon tipi büyülü dünyası, gerçeğin algısında deprem yaratıyor, hepimiz kadar, aman siyasete bulaşmasınlar, film tadında takılsınlar diyen koltuk (sinema koltuğundan azade) sahipleri de, hoşnut kalıyordu, hiç şüphesiz. İşte örgütlenmeye, toplumsal muhalefete gebe o günlerde, memleketimin ve halkımın meseleleri benim de derdim diyen Tarık Akan, çıktı ortaya. Pırıl, pırıl, romantik ve komik salon delikanlısı, ben artık büyüdüm, bıyık bırakacağım, halkımın mevzularına ortak olacağım dedi.

 

Hop diye Tarık Akan olmadı haliyle, hep yaşam mücadelesinin ve ekmek kavgasının bilincindeydi. Hem okula (makine mühendisliğinden, gazeteciliğe geçiş) gidiyor, hem de kâh cankurtaranlık, kâh işportacılık yapıyordu. Sonra bir yarışma, ardından şöhret… Yıldızlık cezbedicidir, ün kimilerinin her şeyidir. Lakin onun, vazgeçemeyeceği hiçbir şey yoktu. Günümüz dizi oyuncularının, magazinsel oburluklarının, bitmeyen toyluklarının, tam tekmil olmamışlıklarının, bitmeyen hırs ve ihtiraslarının tanığıyız, medya sağ olsun.  Paranın, şaşanın ve alkışın esareti sürsün diye, iktidara biat etmek, ona yancı kalmak, ‘sanatçı’ olmak değildir. Sorarım, daha kendi ezberini bozamayan, toplumun ezberini nasıl bozsun? Yeşilçam demiştik değil mi? Artık ne yeşili ne de çamı kaldı, lakin yankısı hala sürüyor, bugün bile… Hani Nazım diyor ya; Bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi kardeşcesine… Yeşilçam, beyazperdeye yansıdığı gibi bir kardeşlik ormanı değildi. Kibarlık, naiflik, tatlı dillilik filmlerdeydi. Yeşilçam, bir oyuncu mahpushanesiydi. Senetle, sepetle aktör ve aktrisleri bağlayan, onları sadece hafif, sabun köpüğü, lay lay lom projelere zorlayan birkaç kişinin tekelinde bir kurtlar sofrasıydı. Arzu Film, elbette hepimizi hoşnut eden, güldüren, eğlendiren yapıtlar yarattı, ancak Tarık Akan’a, bir buçuk sene, tüm kapıları yüzüne kapatıp, taksi şoförlüğüne zorladı da… Tehditler, boyun eğ, itaat et, yoksa iş bulamazsın, aç kalırsın, vız gelir, tırıs gider… Emekçi adam, Tarık Akan, ekmek parasını kazanmak için, direksiyon sallamakla yüksünecek değil ya… Salondan, Maden’e, şoför koltuğunda Yol almak, Sürü’den kopmak için, elbette Derman gerekir, bir bıyıklı Pehlivan’a yakışan da budur!

 

Evet, içi boş, katmansız, derinlikten muaf, şekilden ibaret, tipleme muadili jönlük, baş aktörlük olarak algılansa dahi coğrafyamızda, işte yaşayan, ayakları yere basan karakterlere hayat vermek, yoksul halka ulaşmak, onların öykülerini anlatmak ve aktarmak, kuşkusuz onun boyun borcuydu, bir sinemasal yolculuktu, hal böyleyken. Şömine karşısında, post üstünde, röpteşambıra sarılıp, elde fiskiyle, kahkahalar atmanın, halkımızın meseleleriyle ne ilgisi var? Tamam, sinemada her şey var, zengin azınlığın dünyasını da resmet, ancak sürekli aynı terane, bir aktör için, nefes alamamak, kendini aşamamak, yönünü, yolunu şaşırmaktır, ötesi de yoktur.

 

Tarık Akan, 111 filmde oynamış, Hollywood ölçeğinde dahi, iyi bir kariyer. Senelerce kapıların suratına kapanmasına rağmen, sektörün ona sırtını dönmesine karşın… Bir elin parmaklarını tamamlamayan dizi projeleri yüzünden, onu bir televizyon oyuncusu olarak değil, bir sinema sanatçı olarak hatırlayacağız. Tüketilen işlerde hatırlanmaya çalışılması yerine, zorlukla üretilen ve kalıcı olan yapıtlarda yaşamak yeğdir, elbette… Aziz Nesin’in, Nazım Hikmet’in vakıflarında kolları sıvamak, cehaletin prim yaptığı memleketimizde, okul açmak, eylemden eyleme, mahkemeden mahkemeye koşmak. İnandığı şey uğruna, işkence görmek, hücrede kalmak, bedel ödemek. Öyle kolay sanatçı olunmuyor ha, beyin yakan bir dizide görünüp, anlamsız şarkılar çığırmakla, ünlü olunur, para sahibi olunur, rezil olunur (kimsenin umurunda değil bu, şaka gibi), ama asla ve kata sanatçı olunmaz.

 

Şimdi aramızdan ayrılışının, bize veda edişinin saatler sonrasında, sosyal medyada, hakaretler, küfürler, oh olsun demeler gırla gidiyor. İnsana dair güzel hasletlerimiz, umudumuz, inancımız ne hızlı tükeniyor, çok yazık, çok! Üstelik bunlar, sözüm ona inanan insanlar, kendileri gibi düşünmeyenin, yaşaması değil, ölmesi gerektiğini düşünecek denli, zavallılar.  Elbette, aynı şekilde düşünmek, tek tip olmak, aynı ipte oynamak zorunda değiliz, hiçbirimiz. Ancak insan, düşmanına bile saygı göstermeli, hakaret edenin, ölene sövenin, gündelik hayatta aramızda yeri yok, bilesiniz. Üstelik kısır politik bilginiz ve bitmeyen cehaletinizle kendiniz ile de çelişiyorsunuz, birkaç sene önce Silivri’ye gitti, kesin Ergenekon veya Balyozcu bu diyordunuz, şimdi o davanın kumpas olduğuna inanıyorsunuz. Çünkü kaderinizi, kelimelerinizi, inancınızı, görüşlerinizi, talep ve isteklerinizi, tek bir adamın ağzından çıkan sözcüklere bağlamışsınız. Bu yol, en doğru, kesin haklı bir yol değil! İnsan, hatalar yapar, Tarık Akan da yapmıştır, ancak düzgün, dik duran, başkaları için koşturan, zirveden vazgeçen bir insan, sevgiyi, saygıyı ve iyi anımsanmayı hak etmiştir, tereddütsüz.

 

Hatırlayamadığım bir festivalde, oturup sohbet etmiştik karşılıklı, ben, onunla ilgili birçok şeyi merak ediyordum. Oysa tam tersi oldu, soruları o sordu, ben yanıtladım tek tek… Dedim, sen Tarık Akan’sın, benim hayatımı, görüşlerimi, ne düşündüğümü ne yapacaksın?  Hayatta bilecek, öğrenilecek, küpe eklenecek çok şey var, misal Taş Mektep’i sadece öğretmek için değil, öğrenmek için de açtık aynı zamanda… Biz, hepimiz, dürüst, alçakgönüllü, bilgili, ilgili, yolundan şaşmayan bir insanı kaybettik.