ALPER TURGUT

 

Gezi iyiydi, iriydi, diriydi, güzeldi güzel! Kim ne derse desin, aklı sıra ve isterse kirletmeye didinsin, hani uyduruk lobiyle, tuhaf fanteziyle, elinin körü, zıkkımın köküyle… Yalanlar söylesinler hala, ıkına sıkına da değil, üstüne basa basa, bağıra çağıra, saçmalaya saçmalaya… Gerçeği dilediklerince çarpıtsınlar, kin tutsunlar, intikam ateşiyle kavrulsunlar, bedel ödetmeye çabalasınlar, öfke kussunlar. Çare yok, bu vicdana tutunan, zekâyla çoğalan büyük inat, kâbusları oldu, olmaya da devam ediyor, edecek. Haklılık ve meşruiyet, her türlü zulümden güçlüdür, yüreğin ferah, kafan da rahatsa, tüm hasletlerden yoksun olan ve karşında çıkarı için saf tutan, isterse çıldırabilir, sorun yok. Kesinlikle…

 

Aslında tam da şimdi, gündelik hayatın içerisinde, var olan koşullar, Gezi’den bile daha yakıcı ve yıkıcı ise, doğru yerdeymişsin sen be kardeşim, sakın ha, bocalama, şaşırma, kendini salma, gönlünü hoş tut, huzurlu hisset, elbette savrulmadıysan ve yani korkuya kapılıp dağılmamışsan, erk nimetleri için yanlış safa katılmamışsan… Fidel Abimiz, mahkemedeki efsanevi savunmasında, “Tarih, beni beraat ettirecektir” der. Azim, hedef, mücadele ruhu, bilinç, direnç, işte adını, ne koyarsan koy, haliyle bir gün, yoluna girer her şey, bunca acı, kahır ve üzüntünün ardından, vazgeçmezsen şayet. Çünkü bedel ödeyenlere, benden bu kadar diyemezsin, bildiğin yoldan dönemezsin, bırak başkaları ne der diye, kendini kendine rezil edemezsin. Elbette istersen.

 

Hah! Bunca kuşatılmışken, işinden gücünden edilmişken, birileri hala, sen o dönemde ne yaptın, ne konuştun, ne yazdın diye geçmişi didiklerken, dayanışma ruhuyla gönderdiğin bir iletiyi dahi eşelerken, insan, inat eder yahu, ben geçmişimi sileyim demez, yanıldım demez, aldandım, aldatıldım demez. Sattığın salt seninle gaz yiyenler olmaz, el ele, yürek yüreğe bir hengâmeden kaçtığın olmaz, bir derme çatma barikatın başında, ekmeğini bölüştüğün, suyunu paylaştığın olmaz, sen kendini satmış olursun arkadaş, güzel yarınlara dair inancını, canım düşlerini, biricik bilincini, işte her şeyini…

 

Peki, hatalar yok muydu? Oho, tonla. Her kafadan bir ses çıkmadı mı? Kesinlikle çıktı, hem de öyle böyle değil! Örgütlü, örgütsüz, politik, apolitik, dindar, dinsiz, genç, yaşlı, kadın, erkek, LGBTİ, futbol taraftarı, çalışan, işsiz… Özetle; iktidar partisi hariç, her türlü görüşten insan, birbirlerinden nefret edenler bile, mesele tek ağaç değil, kocaman bir orman, tak etti lan canımıza, yaşasın dayatılmamış hayat diyerek Taksim’e aktılarsa, gürül gürül, üstelik tanımsız şiddete rağmen, eee haliyle, olacak o kadar. Siz önce Kabataş’ı, camiyi, lobiyi, penguenleri ve diğerlerini açıklayın, “Çapulcu” dediklerinizin özeleştirisi vermesi, sonraya kalsın. Hani mümkünse…

 

Özeleştiri demişken, kendimi katmamak olmaz. Bu uzun soluklu insanlık görevinde, bazı dersleri kaçırmış olabilirim, yurdumun ve dünyanın güzel günler görebilmesi için, şu şapşal kafamı zorlamam, saksıyı daha çok çalıştırmam gerekiyordu, müzmin miskinliğime, artık ayrılalım be bebeğim, aksiyona ayıp oluyor, daha çok üretmeli, daha çok mücadele etmeliyim demeliydim. Çünkü borçluyuz her birimiz, bizi biz eden amansız sevdaya, yeni ve bambaşka bir dünyaya.

 

Bakın, harbiden çok seslilik iyidir, lakin fazlası, kakafoniye girer. Mühim olan, ortak bir sese ve bilince ulaşabilmektir. Gezi sırasında, gencecik kızların, delikanlıların gözlerinde gördüğümüz umuttu, biz yaşı büyüyenlerin, aynada hep karşısına çıkan yılgınlıktan eser yoktu. Sizler, sakın ha aldırmayın, korku imparatorluğunun borazanlarına, endişeyi virüs gibi yayan orta yolculara, onların ruhunda teslimiyet vardır, biat etmek, itaat etmek, kula kulluk etmek, vazifeleri budur, ne yazık ki.

 

Bir, iki, üç, daha fazla Vietnam, Ernesto’ya bin selam, nasıl bir kuşağın şiarı olmuşsa, bir, iki, üç, daha fazla Gezi, Berkin’e, Ali İsmail’e bin selam, neden olmasın? Bırakın, kamu malı masalını, size karanfil atan çocukları bile dövdünüz, polis devletini kutsadınız, döner bıçaklı esnafı alkışladınız. Nasıl bir ülke istediğiniz belli, TOKİ’ye yaptırılmış, kocaman bir yarı açık cezaevi. Biçtiğiniz donu giymek istemeyenler var hala, tek tipleşmeye karşı olanlar var, inadına… Çok şey de istenmiyor ha, her şeyimize karışmayın, burnunuzu sokmayın, yani mevzu hayli basit; dilediği gibi yaşamak.

 

Taksim’de özgür alan kurulduğu günlerde, dolaşmıştım her karışını, coşkuyu, dayanışmayı, paylaşmayı anlatmak olmaz, o sevinci yaşamak gerekti, orada soluk almak, görmek, hissetmek gerekti. Bunu bilenler, özlüyorlar o günleri, ah ulan ah diyorlar, ne güzeldi diye dalıp gidiyorlar, zaten laftan anlamayanlar, hariçten gazel okuyanlar, bir sözle, bir emirle evde tutulanlar, malum olanlar.

 

Canından olan gençlerimiz, hepimizin yüreğinde ve aklında, onlar, asla unutulmayacaklar. Peki, ya yaralanan arkadaşlar? Bir, on, yüz değil, tam 8163 insan, 8163 can. Gaza boğulanlar, travmaya mahkûm olanlar, o günlerin izlerini hala ruhlarında taşıyanlar kaç kişidir? Of of, saysan sayılmaz, o denli çok.

 

Kaybettik, yenildik, bu ve bunun gibi söylemler, sadece yıkım getirir. Kazanmak için mücadele etmediler ki, özgürce yaşamak için direndiler. Herkesin talebi farklıydı elbet, kimi ağaç, kimi park, kimi politik, kimi hayat. Bunca farklılığı, bir araya getirmek, bir memleketi, gökkuşağı renkleriyle boyamaya çabalamak değilse, nedir? İşte bu adı konulmuş güzelliktir, benim için Gezi’nin anlamı, el kadar çocukların, gaz fişeklerini, kovaya atmak için çılgınlar gibi koşuşturmasıdır, yaşlı bir amcanın, torunu yaşındakilere destek olmak için barikata yaslanmasıdır, ciğerleri sökülürken gaz sağanağında, elini tuttuğu yabancıya âşık olmasıdır, ezeli rakiplerin, kol kola girebilmesidir.

 

Gezi’yi, kocaman bir park yapan ve tüm memlekete yayan (Bayburt hariç), tüm cevahir yürekli insanlara selam olsun. Hala varlar, biliyorum oradalar, tükenmeyecek bir hasretle yaşıyorlar. Her şeyi geç. Onlar, gelecek kuşaklara, güzel bir gelenek ve iyi bir seçenek bıraktılar. Daha ne olsun?