ALPER TURGUT

 

Efsane aktör Marlon Brando’nun başrolünü sırtladığı, 1969 tarihli İsyan / Kanlı Ada (Queimada) filmini izlediniz mi? Seyretmediyseniz, kısaca özetleyeyim, Portekiz sömürgesi, hayali bir adayı anlatır, İngilizler, ada sakinlerini ayaklanma için itekler, yerli halk silkelenir ve önce Portekizlilere ardından da İngilizlere isyan ederler. Filmde iki şey anlatılır, seni yönetenler ve seni isyana teşvik edenlerin amacı ortaktır, elbette sömürmek, ikincisi bir kez isyan başladı mı, artık durulmaz, sömürenler gidene dek. Geçtiğimiz günlerde de yine İsyan odaklı, L’ordre et la morale adlı 2011 yapımı bir film seyrettim, Fransa’nın Pasifik’teki sömürgesi Yeni Kaledonya’da, emperyalistlere dur diyen mazlum insanları resmediyordu.

 

Şimdi bunları neden anlatıyorum? Gezi Parkı’nda başlayan ve kısa sürede memlekete yayılan protestoların, gündelik hayata yansıması kaçınılmaz oldu. Evet, direniş, apolitik genel eğilimi, tersyüz etti, sıcak yaz günleri, politik gündemle daha da yakıcı bir hale dönüştü. Uykusuz geceler, yaz tatillerini erteleyenler veya tatilini direnişe göre planlayanlar, gündüz işe, gece direnişe giden insanlar, haliyle sokakta, evde, metroda, vapurda, metrobüste, her yerde, konuşulan biricik konu, ne olacak bu memleketin hali?

 

Film, beyazperdeden taştı, sinema salonunu aştı, İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Eskişehir derken, neredeyse her kente ulaştı. Bağımsız sinemacılar salon bile bulamazken, sokaklar ve meydanlar, sinema salonuna dönüştü. Doğaçlama senaryolu bir filmin içerisinde gibiyiz, finalini bilmediğimiz, sürprizlere açık, türden türe zıplayan kah polisiye, kah romantik, kah komedi, kah korku… Cep telefonlarıyla, benim diyen görüntü yönetmenlerine rahmet okutan sahneler çekiyor, insanlar… Çırılçıplak TOMA’ya karşı duranlar, TOMA’nın altına yatanlar, tazyikli suya göğsünü siper edenler, gaz bombası başka insanları etkilemesin diye, üstüne atlayanlar… Başrol yok, yan rol bile yok belki, herkes kendini figüran hissediyor, lakin gocunmuyorlar bu durumdan… Ülkenin bir bölümüyle birlikte, dünya da izliyor bu filmi, dışarıdan bakanlar, benim işimi çoktan üstlenmiş, her biri film eleştirmeni olmuş sanki… Yok, bu sahne gerçekçi değil, olmamış, hakkını verelim iyi kotarılmış, bu sahnede dublör mü kullanılmış gibi… Şakası bir yana, yaklaşık bir aydır, tarih yazılıyor, gelecekte, bugün yeni nesil dediğimiz, eylemlerin ortasında duran kitlenin, torunlarına Play Station oyunları dışında, anlatacak öyküleri de var artık. Neyse…

 

Sinema mevzusuna geri dönelim, siyasi filmlere bile gerek yok, son dönemde Hollywood’dan gelen gişe odaklı, görseli zengin, efekti bol, üç boyutlu yapımlar, emperyalistlerin güç gösterisi, dünyaya meydan okuması ve kapitalizmin reklamlarıyla dolu, bırakın dünyalı isyancıları, uzaylı asilere dahi hadlerini bildirmeye çalışan filmler bunlar… Korkuyorlar hayli, düzenin bozulmasından çekiniyorlar, uyuyan kitlelerin uyanmasından ürküyorlar. Ancak dünya eski dünya değil artık, internetten sonra, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Atina’da motosikletlerinin başında bekleyen gençler görmüştüm iki yaz önce, sonra birden telefonlarına mesajlar gelmeye başladı, hepsi atladı motorlarına ve parlamento binasına yöneldiler, kırmızı boyalı poşetler yağmaya başladı binaya, kıpkırmızı olana dek. Bizi yönetenler, kan dünyasını siz yarattınız diyorlardı, konuşmalarına bile gerek yoktu. Dil ortak değildi ama isyan eden yürekler ortaktı. Bugün Türkiye ve Brezilya, yarın tüm dünya, bunu anlamak için orantısız bir zeka şart değil. Spartaküs öldü ama fikir ve eylem asla ölmez, düşüncelere kurşun geçmez. İki bin yıl sonra yeniçağın köleleri, efendilerine isyan ediyor, böyle gelmiş, böyle gitmez diyerek…

 

Yazı, Yalnızlar Mektebi‘nin Temmuz-Ağustos sayısında yer aldı.