ALPER TURGUT

 

Şimdi efendim, vicdanımın reddetmesi bir yana, askere gitmekte, miskinlik ettiğim için, hop diye davayı açtı askeri mahkeme. Üstelik kaçmıyorum da, gazetede nal gibi imzam çıkıyor, hay maşallah! Bir garibim polis var, sabahları ilk görevi, karakolundan çıkıp, gazetenin danışma masasına gelmek ve beni sormak. Arada bana rastlıyor, gidip teslim ol artık, yahu kurtar beni, bu ayak işi vazifeden diyor. Eee haklı adam, onu savuşturmaktan ben de yoruldum, sonrasında jandarmayla da muhatap oldum. Neyse dostlar, Adana’daki 6. Kolordu açmış davayı, İstanbul’daki 1. Ordu’da duruşmam görüldü, hani şu meşhur Selimiye Kışlası’nda… Bir sivil olarak savunmamı yaptım, haliyle reddetti onca hazırlandığım söylevimi, bol yıldızlı kasıntı hâkim, savcı ise saçların da uzunmuş, sakalın da var dedi. Bağlantıyı kuramadım, ama içimden yav he he dedim. Cezayı yedim özetle, Etimesgut’taki Zırhlı Birlikler Tümeni’ne çıktı tayinim, şaka şaka zorunlu ikametgâh işte.

 

Siyah bereyi hak etmek için, kamuflajı giyip, kepi takıp, taşa, kuşa, ağaca, bulduğumuz her şeye selam vererek başladık işe, pardon vatani göreve. Ardından yanlış hatırlamıyorsam, 50 maddelik yasaklar listesini imzaladım. Hamamda şaka yapmayacağım, elektrik direklerine tırmanmayacağım, prize fiş niyetine parmağımı sokmayacağım gibi harbi absürt ve fantastik maddeler idi. Askerliğin, mantığın bittiği yerde başladığını kısa sürede öğrendim, sağ olsunlar. Yüzlerce erkek, höyküre höyküre, sarışın, kumral, esmer fark etmez, çünkü biz tankçıyız, tankçılar affetmez diye koşturuyoruz, nizami adımlarla. Herkes birbirine istisnasız sesini yükseltiyor, sesi düşük çıkana, aramızda kadın yok, utanma, bağır, çağır, haykır deniyor. Arkadaş, başkentte askerlik ne zormuş, herkes ya yıldızlı, ya da çubuklu, affedersiniz, helaya gideceğiz, acelen var, motor bozulmuş, koştur, hayda yine çıktı karşına üst rütbeliler, hop dur, selam ver, yavaştan hızlan ve kaybol! Sanki Ankara’nın göbeğinde, çok önemli bir işimiz varmış gibi şekil şekil hareketler, sağ el, kafayla bütünleşmiş, görsen çakı gibi asker, tüm yükü taşıyor, dünyayı kurtarıyor. Yok be canım, kantine gidiyoruz, çay içmeye, maksat görüntü, o kadar. Evet, şekil disiplini ile tanışmış oluyoruz. Askerlik, şekil demek, içerik olmasa da olur. Dolabının önü düzgün olsun, arkası isterse Çarşamba pazarına dönsün, fark etmez. Komutan, jilet gibi yatak görecek, etek tıraşını görecek. Üç, beş kişi, küçücük aynaya kafalarımızı sığdırmaya çabalayıp, resmen tıraş olmaya debeleniyoruz, soğuk suyla, Ankara’nın zalim ayazında… Harbiden zemheri, buz, buz, buz, dize kadar kar var, Etimesgut’a Sibirya diyor erat, erbaş, kendi aralarında, valla tam isabet. Kısa dönem askerim diye, poşet diyor uzun dönem erler, yine de asteğmenlerden daha çok saygı görüyoruz. Aynı yatakhaneyi, ranzaları paylaşıyoruz, aynı yat ve kalk saatinde hep birlikteyiz, yedek subaydan daha çok havamız olsun, mümkünse.

 

En nihayetinde, acemilik bitiyor, usta birliği de yine aynı tümende, lakin başka bir alayda sürecek. Ve tank çavuş oldum, sonrasında yaşadıklarım, beni militarizmden yine ve yeniden soğuttu. Halkı askerlikten soğutma kanunu, hiç kusura bakmasın, askerlik zaten soğutuyor kendisini, tüm yoksulluğuna rağmen ordunun parasını ödeyen, üstüne ona gözü gibi baktığı çocuğunu veren milletin ne suçu var? Hiç unutmam bir gün, kuvvet komutanı gelecek diye, tüm acemi erleri sakladılar tümende, kimini depolara, kimini arka bahçeye, buldukları her yere. Komutanlar, acemi görmesin diye, sanki salgın hastalık taşıyorlar, sanki suç işlemiş gibi güzelim çocuklar.

 

Bir gün, belge geldi, sen sakıncalısın, karargâha girmeyeceksin, istihbaratın (S-1) önünden bile geçmeyeceksin denildi. Hay hay, bana uyar, hatta mutlu olurum dedim. Ardından beni dış posta yaptılar, sabah kahvaltıdan sonra sivilleri çekiyorum, zorunlu sporu da, nöbeti de bıraktım, benden mesai saatleri içinde kurtulmaya çabalıyorlar. İşte çıkıyorum tümenden, sivil oluyorum gün boyunca, dolaşıyorum başkenti, akşam 17.00’de geri dönüyorum askere dönüşüyorum. Akşam ne yapacağım dedim, alay komutanına, sana kütüphaneyi verelim, sen sorumlu ol, kapat kapıyı, akvaryumdaki balıkları besle, bol bol kitap oku. Yaşasın böyle askerlik! Kitap okuyacağım lan, oh ne güzel! diyorum. Abooo, kitapların hemen hepsi, tank kullanımına, askerliğin inceliklerine, planlara ve harekâtlara dair. Tüh! Kahretsin. Ne yapayım, askerlikte zaman duruyor, hain saatin akrep ve yelkovanı, kımıldamamakta ısrar ediyor. Bari kitap okuyayım, militarizmin inceliklerini öğreneyim diyorum. Ah! Şaşkınlar, her yer gizli ve çok gizli belge dolu. Beni, sakıncalı diye istihbarata sokmayan zihniyet, gazetecinin önüne tüm gizli belgeleri döküyor. Okudukça soğudum, soğudukça okudum her şeyi, memleketin bağımsızlığı çoktan bitmiş, her şey ABD olmuş, NATO olmuş, tanklar zaten hibe, düşünsenize, M-48, 1948’de, M-60’lar, 1960’ta yapılmış, istediğin kadar modernize et, çelik yorgun, demir bıkkın. Ordu, ABD’nin yan kolu gibi, tüm kitaplar, çeviriler, buna dair, eğitim, eğilim, yönelim, hemen her şey.

 

O yüzden kimse beni inandıramaz, darbe girişiminin, salt Cemaat işi olduğuna… Arkasında CIA, Pentagon, NATO olmadan, cunta mı olurmuş? Tamam, siyasi iktidarlar, 40 yıldır bunların bitini kanlandırmış, erk tüm rüyalarını süslemiş. Sızıntı, zaten bu çetenin, şifresi… Gizlilik, sinsilik, o biçim. Ancak teknik, yönlendirme, plan, proje, ağlayan bir adama, hipnoz olmuşçasına bağımlı olmuş bu tuhaf din merkezli kitlenin, çözeceği işler değil! Sivilleri bombalamak, insanları taramak, tam ABD işi, Irak’tan biliriz, dün gibi aklımızda.

 

Darbe girişimin ardından, Genelkurmay binasına “Hakimiyet Milletindir!” sözü asıldı, sokaklarda bunu yazan tişörtler, oldu son moda… Hakimiyet Allah’ındır diyenler dahi, milleti keşfetti. Darbeciler de bildirilerini Atatürk ile süsledi. “Yurtta Sulh” koymuşlar idi kanlı girişimin adını, korkunç bir ironiyle. Memlekette barış, bomba, jet, tank, ölüm demekmiş öğrendik. Tıpkı Hayata Dönüş operayonunda, mahkûmları katletmek gibi. Hah! Darbecilerin de, darbe karşıtlarının da kullandığı vecizeler, Atatürk’ten. Her yol, onu kullanmaktan geçiyor. Hâlâ ve ısrarla. Ne yazık ki.

 

Bu memlekette, daha büyük ne belalar olabilir dedikçe, daha büyüğü, daha çetrefillisi, daha can yakıcısı geliyor. Gariplikler hiç bitmiyor, bir süre önce, düşman belleyip bastıkları Doğan Medya Center’ı, tekbirlerle darbeci askerlerden kurtarmak, sizce nasıl? Albayların, komutanları olan paşalara emir vermesi nasıl? 300 darbecinin, eşlerini boşaması, bankadaki paraları çekmesi, dolara yönelmesi nasıl? Köprüye çıkıp, intihar girişiminde bulunan subaya, kendini hücumbota kilitleyen rütbeliye ne dersiniz? Servis edilen, darbeci girişimcilerinin işkence gördüğüne dair fotoğraflar, normal mi? Cumhurbaşkanının, enişteden, başbakanın, eş ve dosttan darbe girişimini öğrenmesi, sizce nasıl? Yani tuhaflık tam gaz sürüyor. Cadı avını, muhaliflerin alacağı pozisyonu sonra konuşuruz. Evet, halk için, it sürüsü dağıldı mı diye askerine soran albay, sizler, en büyük halk düşmanısınız, bilesiniz. Cunta teşebbüsünün ardından yapılan ankette; yüzde 82 çıkmış, darbe karşıtlarının oranı. Bak işte bu güzel haber!