Uzakdoğu Sineması, kâh bizim Yeşilçam’dan tatlar barındıran yapımlarla karşımıza çıkıyor, kâh Hollywood’un ağzını sulandıran filmlere imza atıyor. Onlar, aşkın gölgesinden hiç ayrılmıyorlar ve büyük bir tutkuyla sinemanın dilini yeniden kurguluyorlar. Boş yere demiyoruz; aşk çoktandır doğudan yükseliyor.

ALPER TURGUT

Uzakdoğu Sineması’nı sevmemin asıl nedeni, sevdaya dair bitmeyen arzu ve ısrarından kaynaklanıyor. Onlar, sevi öyküleri adına yola düşmekten asla çekinmiyorlar. Belki de, aşk gerçekten güneşe benziyordur ve bu yüzden doğudan yükseliyordur. Kim bilir… Uzakdoğu Sineması bazen Yeşilçam’ın çocuksu saflığını hatırlatıyor, bazen de dozunu ayarlayamadıkları -mümkün mertebe abartıya kaçan- romantizm yüzünden iyiden iyiye sakarlaşıyorlar. Ancak bu eğreti durmuyor, mutlak suretle sıcak ve samimi bir hava yaratıyor. Tüm bunların yanı sıra Güney Kore, Çin ve Japonya’nın özgün senaryolarla adamakıllı şiirleşen başyapıt muadili filmleri de var. Aşk, paylaşma, vicdan ve umuttur. Ve ille de tutku… Uzakdoğu’dan araklamaya bayılan üretme aczi içerisindeki Hollywood, seneler önce ruhunu yitirdiği için kesinlikle tutkuyu anlayamıyor ve yaratmaya muktedir olamıyor. “Aşkın gelişi, aklın gidişidir” demiş Antoine Bret… E yani haksız mı adam? Aşk acısı insanı büyütür, aşılmaz dağlar bile aşılır, saraylar, saltanatlar yıkılır. Gerçekten merak ediyorum. Şu dünyada aşktan daha büyük ve daha baştan çıkartıcı bir delilik var mıdır?

 

Peki, tüm zamanların en iyi aşk filmleri hangileri? Mesela, Amerikan Film Enstitüsü üyelerinin böyle bir listesi var. Onlar, başa Kazablanka’yı oturtmuşlar, ikinci sıraya Rüzgâr Gibi Geçti’yi almışlar, üçüncülüğe ise Batı Yakasının Hikâyesi’ni layık görmüşler.

Şimdi diyeceksiniz ki; bizim favorilerimiz bunlardan hiçbiri değil. Atıyorum, 57 yıllık romantik komedi Roma Tatili, size daha yakın geliyor. Hayır, belki de siz; Doktor Jivago, Şehir Işıkları (City Lights), Aşk Hikâyesi (Love Story), Bulunduğumuz Yol (The Way We Were) ve Şahane Hayat‘ı (It’s A Wonderful Life) çok seviyorsunuz. Seçeneklerimiz bitti mi? Ne gezer… Adeta bereket fışkırıyor, makaradan… Sinema tarihinin en sağlam gişesini yapan Titanik, sonra Özel Bir Kadın (Pretty Woman), Melekler Şehri (City of Angels), Aşk Engel Tanımaz (Notting Hill), Hayalet (Ghost), Sen Uyurken (While You Were Sleeping), İngiliz Hasta (Englısh Patient), Amelie (Le fabuleux destin d’Amélie Poulain), Cesaretin var mı Aşka? (Jeux D’enfants), Not Defteri (Notebook), New York’ta Sonbahar (Autumn In New York), Kasım’da Aşk Başkadır (Sweet November) ve tabii ki bizim fenomenimiz Selvi Boylum Al Yazmalım… Unutmayın, beyazperdenin, nabza göre şerbet vermekte üstüne yoktur.

Gel gelelim benim sevmekten vazgeçemediklerime… Aşk Üzerine Kısa Bir Film (Krótki Film o Milosci), Kutup Çizgisi Âşıkları (Los amantes del Círculo Polar), Daha Yaklaş (Closer), Annie Hall, Harry Sally İle Tanışınca (When Harry Met Sally), Sensiz Olmaz (High Fidelity), Sil Baştan (Eternal Sunshine of the Spotless Mind), Gün Doğmadan (Before Sunrise), Gün Batmadan (Before Sunset) ve Yağmurdan Önce (Before the Rain)… Şimdilik bu kadar… Çünkü devam ettikçe hem toparlayamayacağız hem de asıl konuya hiç giremeyeceğiz.

KOPYACI HOLLYWOOD

Başta da söyledik, son yıllarda aşkın tarifi artık Uzakdoğu’dan geliyor. Ve senaryo kabızlığı çeken (üstelik senaristler greve gidiyorlar, önce üret sonra ücret iste be birader) kopyacı Hollywood, yeniden çevrimlerle uğraşadursun, taklitler ancak asıllarını yaşatıyor. Benzer bir kısırlık, Avrupa Sinemasını da sarmış durumda… Nerede o eski güzelim İtalyan, Fransız, İngiliz ve Alman filmleri… Numune mahiyetindeki tek tük iyi yapımların ise zevahiri kurtarmaktan başka bir anlamı yok. Üç beş cıvık şarkı biraz da danstan bozma kıvırtmayla kotarılan uyduruk ve gayet yerel filmlerin cenneti Hindistan Sineması (Bollywood bu serzeniş sanadır) ise ancak ayrı bir yazının konusu olabilir.

Benim gibi bir sinemaseveri, uzun bir süredir romantizm adına mutlu kılan tek şey Uzakdoğu Sineması… Önceliğimi özgün metinlerine ve detay zenginliğine şapka çıkardığım Güney Kore’ye veriyorum. Ne yazık ki; 7. Sanat’ı en can alıcı renkleriyle boyamaya çabalayan Çin, aşk denilen dünyanın en ağır yükünü birkaç üstün yetenekli rejisörün sırtına yıktığı için benim açımdan Kore’den sonra geliyor. Her ne kadar arabeske savrulup, “sulugöz” bir sinemaya kapılarını aralasa da Japon Sineması’nı da dikkate değer buluyorum.

Simgelerin ve ışığın benzersiz kullanımı, eşsiz müzik seçimleri, müthiş detaylar, etkileyici fotoğraf kareleri, kameraya ve oyunculara tam hâkimiyet, her mevsime bir renk bahşeden görsel bir zirve ve dahası… Akıcı ve heyecan verici… Tek kelimeyle ritüel… İşte bir kısmı Hollywood’un da ilgisine mazhar olan gözde Uzakdoğulu yönetmenlerim şunlar; Kim Ki-duk, Jae-young Kwak, Chan-wook Park, Hyun-seung Lee, Wong Kar-Wai, Yimou Zhang, Ang Lee, Takeshi Kitano, John Woo…

MENAJER OLSAM PEŞLERİNE DÜŞERDİM

Bütün “çekik gözlüler” birbirine benzer… O zaman Efsanevi Bruce Lee ile İhtiyar Delikanlı (Oldboy) Min-sik Choi’nin ikiz olduklarını da iddia edebiliriz. Ne denli mesnetsiz ve mantıksız bir lakırdı… Sadece bakmayıp, görmeyi denerseniz, tüm ayrıntılar belirginleşecek. Adım gibi eminim. Menajer olsam peşlerine düşerdim, yönetmen olsam kesinlikle filmimde oynamalarını isterdim dediğim aktör ve aktrisler var sırada… Senin yüzünden sigarayı bırakma niyetim yok diye haykırdığım bay yetenek Tony Leung Chiu Wai, baş döndüren güzel Ziyi Zhang, Ziyi ile yarışabilecek yegâne dilber Gianna Jun, tecrübe, şefkat ve sadakat ile resmedebileceğimiz Maggie Cheung, yüzünü hep aşina bellediğimiz Andy Lau, dövüş sanatlarının büyük ustası Jet Li, hüzün ve anlayışa karşılık gelen Michelle Yeoh, Hollywood’un da ilgisini çekmekte gecikmeyen ağır ağabey Yun-Fat Chow ve bir erkeğin zarafetini simgeleyen Takeshi Kaneshiro…

GÜNEY KORE

Nevi şahsına münhasır filmler üreten Güney Koreli Kim Ki-duk’un Boş Ev’ini (Bin-jip) izleyip de etkilenmemek mümkün müdür? Kıskançlığın mübalağa boyutunu çoktan geçtiği Zaman (Shi gan) ise hiç kuşkusuz farklı bir deneyimdir. Ya kocasını intihar meraklısı bir idam mahkûmuyla aldatan sıradan ve mutsuz bir kadının öyküsünü dillendiren Nefes (Soom)… Kim Ki-duk, her türlü övgüyü hak ediyor.

Türkçesi Hırçın Kız’a karşılık gelen ve kısaca tesadüfler silsilesi diyeceğimiz “Yeopgijeogin Geunyeo”… İlk yarı, ikinci yarı ve uzatmalar… Maç keyif veren eğlencelik bir komedi formatında tamamlanır ancak uzatmalar, sizi köşeye yatırmayı başarır. Komedi drama dönüşür, duygular yoğunlaşır ve kazanan romantizmdir. Yönetmen Jae-young Kwak’ın bir sonraki filmi Klasik (Keulraesik) ise hala seyredememiş olanları, elde mendil bekliyor.

Chan-wook Park’tan İhtiyar Delikanlı (Oldboy) ve Ben Bir Robotum Ama Sorun Değil (Saibogujiman kwenchana)… Her iki yapım için de söylenmesi gereken sanırım; tam tekmil deliliktir.

Hyun-seung Lee’den Deniz (Il Mare – Siworae)… Deniz, gerçeküstü bir öyküyü kuşanan sağlam bir seyirlik… ABD’liler onu da kopyaladılar ancak orijinalinin aurasını yakalayamadılar.

Geçtiğimiz günlerde izleme fırsatı bulduğum Bir Zamanlar Lisede (Maljukgeori janhoksa) ise öncelikle gençlere dair sinema yapmaya çalışan ülkemiz yönetmenlerine sesleniyor. Sizin filmleriniz neden saçma sapan belki böylelikle idrak da edersiniz.

ÇİN

Çin’in tüm dünyaya hediyesidir Wong Kar-Wai… Onun, Mutlu Beraberlik (Chun gwong cha sit), Aşkın Zaman’ı (Fa yeung nin wa) ve 2046 adlı filmlerini seyretmek her gerçek sinemasever için mutlak zorunluluktur. Yani özetle; aşkın kusursuzluğa yakın bir şekilde nasıl betimlendiğini merak ediyorsanız, kaçırmamalısınız.

Son olimpiyatların görsel bir şölene dönüşmesinin tek müsebbibi olan Yimou Zhang ise hız kesmek nedir bilmiyor, Kahraman (Ying xiong), Parlayan Hançerler (Shi mian mai fu) ve Altın Çiçeğin Laneti (Man cheng jin dai huang jin jia) ile aşkı destanlaştırma faaliyetlerini tam gaz sürdürüyor.

Tayvan asıllı Ang Lee’den Kaplan ve Ejderha (Wo hu cang long) ile Dikkat, Şehvet (Se, jie)… İntikam, ihtiras, arzu, ihanet, fedakârlık ve yalın bir erotizm… Tüm duyguların kesiştiği tek nokta ise elbette aşk…

Aksiyon-macera filmlerinin büyük dehası Hong Kong’lu John Woo, en son bir milyon kişinin çarpıştığı tarihin en kanlı savaşlarından Red Cliff’i (Chi Bi) çekti. Bizim Baltacı Mehmed Paşa ile Deli Petro’nun eşi Rus Çariçesi 1. Katerina’nın tarihi ve pek muzip öyküsünü bilmeyen yoktur. Üç Krallık döneminin Çin’inde yaşananların da benzer özellikler taşımasını niye şaşırtıcı bulmuyorum. Çünkü erkekler, vatan için özgürlük için ama en çok da kadınlar için savaşırlar. Neyse sadede gelelim. Red Cliff, güzel ve büyüleyici bir masal. İzlemesi zevkli, set süreci yorucu, zahmetli ve zorlu… 80 milyon dolar harcanan Red Cliff, şimdilik Asya’nın en pahalı filmi…

JAPONYA

Günümüz Japonya Sineması’nın en büyük yıldızı Takeshi Kitano’dur. Onun yönetiminde hayat bulan Bebekler (Dolls) de aşkın görsellikle bütünleşen gösterişli ama saf hali gibidir. Bebekler, sevdaya ruhunu katar, özverinin önemini sağır kulaklara fısıldar.

Eski Yeşilçam filmlerini hatırlatan ve arabesk bir sos barındıran bir seyirlik; Dünyanın Orta Yerinde Aşk İçin Ağlıyorum (Sekai no chûshin de, ai o sakebu)… Filmin adından da anlaşılacağı üzere, aşk iri tuzlu gözyaşlarıyla simgelenir, ama Mevla olan yanakları ıslatanı değil direk kalbe akanıdır. Bunu sadece ve sadece o büyük acıyı göğüslemeyi deneyenler bilirler.
Bu yazı Cinedergi’nin Temmuz 2009 sayısında yayınlandı…