ALPER TURGUT

 

33. İstanbul Film Festivali’nin en merak edilen filmlerinden biri olan ve biletleri kısa sürede tükenen “Büyük Budapeşte Oteli” (The Grand Budapest Hotel), seyretme şansı bulamayan sinemaseverlerin arzusu duyulmuş olsa gerek, henüz festival bitmeden gösterime girdi. Siyasetle mizahı, absürtle ayrıntıyı harmanlayan ve sıra dışı bir atmosfer yakalamayı başaran Wes Anderson, yine görsel bir güzellik sunuyor seyirciye ve ötesinde bu benim ustalık filmim diyor, kesinlikle…

 

Festival süresince adeta Kadıköy’ün Emek Sineması’na dönüşen Rexx Sineması’nda izledim filmi, tıklım tıklım salonun, merdivenlerine oturarak… Çıkışta şunu düşündüm, bazı filmlerin üstüne konuşulmaz, hatta yazılmaz, sadece seyredilir, detaylar düşünülür, yönetmenin mükemmeliyetçilik takıntısına ve simetri saplantısına şapka çıkartılır, o kadar. İşte leziz bir pasta gibi, renk cümbüşü gibi, işitmek dışında görebildiğimiz bir masal gibi, bitmesini istemeyeceğimiz bir rüya gibi… Sırasıyla; Bottle Rocket, Çılgın Liseliler, Steve Zissou ile Suda Yaşam, Tannenbaum Ailesi, Küs Kardeşler Limited Şirketi, Yaman Tilki, Moonrise Kingdom… Genel izleyicinin burun kıvıracağı, sinemaseverlerin ise bayılacağı, resmen 7. sanatın has örnekleri bunlar, lakin Büyük Budapeşte Oteli, hepsinin ilerisinde ve zirvesinde kanımca, polisiyeden romantizme, komediden trajediye, savaştan insan doğasına, yalnızlıktan kalabalıklara, o denli çok şey anlatıyor ki aslında… Zaten Wes Anderson da “Büyük Budapeşte Oteli, bu zamana kadar yaptığım filmlerin tamamının ruhunun buluştuğu bir yapım oldu” diyor“, kendi çıtasını daha da yükseltiyor. Hele hele filmin oyuncu kadrosu, tam bir bomba… Anlı şanlı Hollywood yıldızlarını, bildiğin figüran gibi kullanmak, her sahneden bir ünlünün fırladığını görmek, gayet eğlenceli… Ancak filmin kilit noktası, Ralph Fiennes, herkes ona pas atıyor, o da hakkını veriyor, golleri peş peşe sıralıyor.

 

Her ne kadar, şimdi olmayan bir ülke denilse de, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’dur bahsi geçen ve işte bu memlekette doğan büyük yazar Stefan Zweig ile ruhunu bulan Büyük Budapeşte Oteli, hatıraları müşteri yapan, hayli eski ve kudretinin son demindeki bir sığınaktır. Her şey, otelin gizemli sahibinin, gerçekle, gerçeküstünün iç içe geçtiği, hikâyesini anlatmasıyla başlar. Sonra hep birlikte geçmişe gideriz, Avrupa’da faşizmin yükselmesini, savaşı, işgali, zenginliği, fakirliği, suçluyu, suçsuzu görür, tüm bu kargaşada ve büyük kaosta, birbirinden apayrı iki adamın, hayatlarının kesişmesini izleriz. İhanet ve sadakat, dost ve düşman, kumpas ve dayanışma, zaten absürt denen şey, bütün zıtlıkların kaynaşma çabası değil midir?