Alper TURGUT

 

Cumartesi Anneleri’nin, kaybedilen evlatlarını arama mücadelesi, 500. haftaya ulaştı, gelecek sene de, bu uzun soluklu, büyük hüzünlü ve gerçekten azimli eylemin 20. yılı olacak. Ta en başından beri, Galatasaray Meydanı’ndaki (Cumartesi Meydanı) oturma eyleminin, takipçisiydim, not defterim, kalemim ve fotoğraf makinem ile… Her geçen hafta, yeni analar katıldı aralarına, gözaltında kaybedilen ne çok evlat vardı ve ne çok can acıtan, yürek burkan, ağlatan, yoran, yıpratan gerçek öykü… Kolay iş değil ha, bir ananın, evladının fotoğrafının üstüne kapaklanarak ağlamasını vizörden izlemek, ağlama ana, bizler de evladınız diye, onu yüreğine basmak yerine, deklanşöre basmak, hiç kolay değil! Evet, gazeteciydik, tanıktık, direnmek ne demek, onlardan öğrendik, metanet ne demek, onlardan öğrendik, asla vazgeçmemek ne demek, onlardan öğrendik. Yavrularının fotoğrafları ve karanfilleriyle, sessiz bir çığlık atarak oturdular, yağmurda, çamurda, karda ve güneş altında, soğukta ve sıcakta, sabırla, sabırla, sabırla…

 

Kayıp yakınları, dayanma gücünün simgesiydiler ve büyük bir tahammülün, üstüne üstlük, gaddar devlet, hep peşlerindeydi. Onlar, çocuklarını yitiren devletin, gözetimi altındaydılar, resmi bir çemberin içerisinde, oturdular, anlattılar, adalet istediler, katillerin hesap vermesini istediler, delikanlıların, genç kızların, ziyaret edilebilecek bir mezarları olsun istediler. “Kaybedenler, kaybedecek” dediler, umarım, o günler gelir, korkudan, kandan ve karanlıktan beslenenler, sonsuza dek kaybederler.

 

Arjantin’de, evlatlarını kaybeden kanlı cuntaya karşı, 14 anne, isyan etti ve korku heyulasını ve yılgınlık belasını yıkarak sokağa çıktı. Ve Mayo Meydanı Büyükanneleri (Abuelas de Plaza de Mayo) eylemi böyle doğdu, her Perşembe çoğaldılar, çoğaldılar, çoğaldılar ve zalim cuntadan hesap sordular. O analardan biri olan Taty Almeida ile konuşmuştum; “Biri kız, üç çocuğumla, siyasetten uzak yaşayan bir kadındım. Ortanca oğlum Alejandro, doktor olacaktı, ancak yaşadığı dünyayı değiştirmek istedi ve gözaltına alındı. Onu kaybettiler, büyük oğlum ise darbenin ardından birçokları gibi Arjantin’den kaçtı. Cunta, 30 bin kişiyi ya kaybetmiş ya da katletmişti, ben de vakit kaybetmeden beyaz başörtülü anaların arasına karıştım. Peki, Cumartesi Anneleri’ni biliyor musun diye sormuştum, “İsviçre’deki bir toplantıda, Hasan Ocak’ın annesi Emine Ocak ile tanışmıştım. Irk, din, dil, hiç fark etmez. Her annenin arkasında, bir hayat hikâyesi var” demişti. Evet, Cumartesi Anneleri, Perşembe Anneleri’nin tarihe geçen sivil itaatsizlik eyleminden yola çıktı, 27 Mayıs 1995 günü, bir avuç insan, bir daha kimse gözaltında kaybedilmesin, kayıpların akıbeti açıklansın ve kaybedenler yargılansın diyerek, mücadeleyi başlattı.

 

Ceberut devlet, çocuklarını arayan analara, tahammül edemedi, elbette. Eylemlerin 170. haftasında, polis, “artık oturtmayacağız” dedi. Ve tam 30 hafta boyunca, baskı, şiddet ve gözaltılara rağmen direndi analar, zalimler, resmen kayıp yakınlarına saldırdılar, onları nezarethanelere attılar. Kâh tartaklanarak, kâh engellenerek, gözaltına alınma tehdidi altında, takip ettim bu süreci, her anına şahidim. Düşünün, sadece el kadar Galatasaray Meydanı’na değil, tüm İstiklal Caddesi’ne, Taksim’e, Tünel’e yığıldı polis ve her hafta baskının dozu daha da arttı. Bu bir travmaydı ve devlet, resmen analara savaş açmıştı. 10 kayıp yakını varsa, 1000 polis vardı! O da yetmedi, çatılara keskin nişancılar çıkarttılar, polis köpeklerini getirdiler. Analarımızı bir kez daha ağlattılar, sonra çok kez daha… 200. Haftasında, eylemlere ara verildi, analardan korkan devlet, huzura erdi. Yoksa şimdi Cumartesi oturmalarının 1013. Haftası olacaktı, işte sebebi budur, sebebi devlettir ve ülkeyi yönetenlerdir.

 

ANALAR, DEVLETİ KORKUTTU

 

Cumartesi Anneleri’nin eylemini kimse küçümsemesin, analar, devleti korkuttular, kaybetme politikasından geri adım attırdılar. Hani bugün, sadece katillerin ve onları azmettirenlerin bildiği bir yerde değilsek, nedeni anaların öfkesidir, bitmeyen ve dinmeyen… Yani anaların isyanıdır, beni, seni, bizi, hepimizi kurtaran…

 

Taty Anne’ye sormuştum, benzer bir durumu, benzer bir akıbeti, evlatlarını kaybedenlerin de yaşamasını ister miydi diye, “Hayır!” demişti, kararlı bir ifadeyle; “Kesinlikle hayır, onlardan ne farkımız kalır ki, öç değil, gerçeği ve adaleti istedik, istiyoruz biz… Bugün direniş yüzünden, darbeciler, toplumsal adalet duygusuyla karşı karşıya kaldılar. Görüldükleri yerde yuhalanıyorlar, insan arasına çıkamıyorlar. Onları asla rahat bırakmıyoruz.”

 

Son günlerde; memleket, 1990’lara geri mi dönüyor diye konuşuyoruz, kendi aramızda… O yıllar, faili meçhul cinayetler, gözaltında kayıplar, yargılı-yargısız infazlar demek, işte bu kanlı ve çıkışsız labirente yeniden girmemek için, anaların sessiz çığlığına katılmak ve acılarını bölüşmek gerek. Devlet Baba ve onun karanlıkta bekleşen itaatkâr çocukları, bir daha halkın güzelim evlatlarını kaybetmesin, canım analarımızı ağlatmasın diye…

 

26 Ekim 2014 / Evrensel