Alper TURGUT

 

Büyük yağmacı, sömürgeci ve katliamcı, pardon bilinen adıyla Kâşif Kristof Kolomb, meşakkatli bir yolculuğun ardından Küba kıyılarına ulaşır ve daha karaya ayak bile basmadan, karşı dağın tepesinde kocaman bir cami görür. Şaşkınlığı geçince, biraz da kendine gelince, merakını yenemeyeceğini anlar, camiye gitmeye karar verir. Aman Allah’ım, o da ne, camiye ayakkabılarıyla giren çapulcu tipler vardır, aniden kutu bira görür, hevesi kursağında kalır. Kristof; “Meşhur gemim Santa Maria’ya bindim, onca yol aştım, fırtınaları, kazasız belasız atlattım, ta Doğu Hindistan Adaları’na (Neyi keşfettiğini bilmeyene, kaşif mi denir?) geldim, yahu insan bir şarap ikram eder, sizin yaptığınızı hemşehrim Amerigo Vespucci bile yapmaz” der ve küser. Tam o esnada, Kristof’un Nina ve Pinta’daki tayfası koşturarak gelir ve büyük tehlikeyi haber verir. Kabataş’tan yüzerek yola çıkan ve okyanusu aşan, acıkınca köpek balıklarını canlı canlı yiyen, susayınca denizi içen bizim deri pantolonlu, üstleri çıplak, sadist ve sidikli yüz deli adamın, manyaklar gibi haykırarak, kendine doğru yaklaştığını gören Kristof, korkudan beti benzi atar ve acil değil ama çabuk çabuk topukları yağlar.

 

Soluk soluğa sahile varan Kristof, kendisine garip garip bakan ve arada da salsa yapan yerlilere, gayet acıklı bir ses tonuyla; “İsyan Radyosu”nun frekansını sorar, Jose Marti, Fidel, Che, Bolivar, Camilo, Raul, Almeida, Chavez, Morales, Sandino, Allende, Mujica… İşte hangisi müsaitse, onunla görüşmek istediğini söyler. Kabataş tayfasından kurtulmak için absürt bir plan yapmıştır bizim cingöz, amacı Sierra Maestra Dağları’na çıkıp, devrimci bir gerilla olmaktır. Yerliler, saatlerine bakarlar ve hasretle Granma yatını beklediklerini söylerler. Planı yatan Kristof, offf nedir bu başıma gelenler der ve son çare olarak, akıllı telefonuyla Vatikan’ı arar. Papa’ya, şimdi bu 100 manyak, kiliseye de dadanır, rahibe bacılarımıza huzur vermezler, üstelik misyonerlik faaliyetlerimizi de baltalarlar diye dert yanar. Gördüklerimi tüm dünyaya anlatmam gerek, canlı yayına çıkabilirim diye de ekler. Papa, sakin sakin dinler, mevzunun derin olduğunu söyler ve hata yapmamak için kamera kayıtlarını ister. Tüh! der Kolomb, şimdi siz bile bana inanmıyorsanız, artık kimse inanmaz der ve aniden tüm dini ideallerinden vazgeçer.

 

İSMET BERKAN KEŞİF GÖRÜNTÜLERİNİ GÖRMÜŞ

 

Hikâye bu ya, yanına bir adam yaklaşır, “Hey dostum, in misin, cin misin, sen de kimsin” diye sorar Kolomb, eleman, “Adım İsmet Berkan, gazeteciyim, Christopher Nolan, yerküreyi kurtarmam için beni seçti ve uzay gemisiyle Yıldızlararası’na yolladı, işte ta başka galaksiden efsanevi 100 deli adamı gördüm ve zamanı bükerek, kara delikten de geçerek buraya geldim” der. Kristof Efendi, çoktan pişman olmuştur, içinden lan bu Küba, harbiden ne biçim bir yer, resmi ve gayrı resmi tarihe hiç bulaşmadan, gerisin geriye Avrupa’ya topuklasam, evimin adamı olsam, hatta tamamen kaybolsam diye düşünür. Sonra ter içinde uyanır, kâbus gördüğünü anlar, yüzünü yıkayıp, afyonunu patlatmaya çalışırken, ezan sesini duyar ve haliyle Müslüman olur.

 

Uzun zamandır bu denli saçmalamamıştım, hayatın anlamı kadar gizemli olan meseleyi, yani fişkiyeyi kimin kırdığını açıklayacaktım, hatta yerçekimine meydan okuyan Çılgın Türkler gibi bir fantezi öykü de katacaktım mevzuya da, fazla alınan kötü esprilerin, bayıltma gibi bir yan etkisi vardır, sizleri düşünerek vazgeçtim. Evet, 100 deli adama, hala inanıyorsanız, Küba’daki camiye de, uzaylılara da, Müslüman kaşiflere de, artık aklınıza, ispatsız ve mesnetsiz ne geliyorsa, ona inanıyorsunuz demektir. Belki Küba’yı, Kristof Kolomb’tan 314 yıl evvel, 1178’de Müslüman denizciler keşfetmiştir, doğrudur veya yanlıştır. Bırakın buna, tarihçiler karar versin, yöneticiler değil! Bilim, veri ister, gerçeklik ister, doğrulanmak ister, ister oğlu ister. Farazi ile, fantezi ile, söylem ile, atmasyon ile, sallamak ile olmaz, olamaz. Kaçak AkSaray’ın, bilmem kaç katrilyonluk, hani binlerle ifade edilen odalarını unutturmak için, Küba’yı yeniden mi keşfedeceğiz? Ergen kafalar yaşayıp, Amerika’yı mı bulacağız, koca kıta kayıp mıydı? Bunun kaynatmak ve kaytarmaktan öte bir anlamı yok. Ne yazık ki…

 

Amerika’yı uzaylılar keşfetti geyiği vardır, bilirsiniz. İşte eski Mısır’a da, Latin Amerika’ya da piramitleri diktiler, sonra gittiler diye… Hatta filmler çekildi buna ilişkin, güldük, eğlendik, aksiyona doyduk. Ancak bu film türünün adı, fantastik idi, yalın bir gerçekliğin değil, mistik inancın, insanı kemiren şüphenin, güzel bir hayal gücünün ürünüydüler. Gerçek şudur, Amerika kıtası, yerinde duruyordu, üzerinde insanlar, hayvanlar, bitkiler vardı, yaşam vardı. Medeniyetler vardı, doğaya saygı vardı, hayvana ve ağaca sevgi vardı. Kimse Amerika’yı keşfetmedi, eski kıta insanları, onu istila etti. Sömürdü, çaldı, çırptı, köleleştirdi, yok etti. Soykırımın adı, ne zamandır keşif oldu, resmi söylemlerden bıkmadınız mı? Bu lanet keşif, kapitalizmi doğurdu, zengini daha zengin, fakiri daha fakir etti. Biz tali ve farazi işlerle boğuşmayalım, memleketimizin ve dünyanın asıl sorunu olan, varsılın yoksulu ezmesine, insanın insanı kul etmesine dönelim, bu meseleye de, mümkünse tanrıları karıştırmayalım.