Kâzım Koyuncu’yu “Kâzım” yapan neydi dersin? Bizim onu bunca sevmemizin nedeni sende nasıl tınlıyor?

Kazım Koyuncu yüreğimize dokunmayı bildi, tıpkı Ahmet Kaya gibi… Güzel bir ses ve iyi müzik ile açıklanamaz bu… Genç ölmek de değil! Duygularımız, aklımız, heyecanımız bir idi, samimiyetine inandık, dürüstlüğünü sevdik. Ezene karşı Karadeniz kadar hırçın, ezilenin yanında Artvin’in yayları kadar dingin ve huzurlu… Onu bizden bildik. Hah! Kazım Koyuncu’yu Kazım yapan şeyi de o açıklasın; “Devrimi düşünebiliriz, düşleyebiliriz. Hatta yetmez bir sistem bile kurarız: “Vay sistemimiz şöyle olsun” vesaire… Bunu ne zaman yaparız? Devrim yaptıktan sonra… Bok devrimden sonra yaparız. Şu anda bunu düşünüyorsan yaparsın. Yapmaya başlarsın. Sonra da hep öyle yaşarsın ve bu böyle böyle çoğalır. Hayatla da böyle anlamlı bir ilişki kurarsın. Yolda yürürken de yürüyüşün ona göre olur, adımların öyle gider, insanlara baktığın göz değişir. Herkes de “ulan bu adam ya da bu insan niye böyle bakıyor” diye elbette ki seni sorgulayıp anlamaz belki ama; birileri anlar, bir şey bulur yani: birisi farklı yürüyordur orada. Sana bir puan yazmaz da, bir şey verirsin hayata yani. Bakkala bir şey davranırsın, manavdan bir şey alırken tuhaf bir ilişki kurarsın ister istemez, hoş bir ilişki kurarsın. Yani, işte, hikâye bu…”

Kâzım’ın Gezi’yi görmesini, sen de çok ister miydin? Adı çok anıldı her yerde sanki, değil mi?

Gezi’de olmayı en çok hak eden belki oydu, çevreye karşı bu denli duyarlılık geliştiren Kazım’ın, Mersin’de, Sinop’ta nükleer santrallar kuracak iktidara da söyleyecek sözü olacaktı elbet. Yeşile hasret memleketin, en yeşil yerinde doğan ve dünyayı yemyeşil yapmak isteyen Kazım, Gezi’deki güzelim ağaçlara kayıtsız kalamazdı. Haliyle onun adını anmak, bizlerin boynunun borcudur, Marcos, ölen kardeşlerini cebinde taşıyorsa, bizler de artık aramızda olmayan kardeşlerimizi, yüreğimizde, aklımızda, ruhumuzda taşıyoruz. Doğa için haykırış, eşitlik ve özgürlük için çığlık, devletin şiddetine karşı feryat, her neredeyse, Kazım da orada olacaktır, bugün veya yarın, hiç fark etmez.

En çok aklında kalan “an” nedir diye sorsam? Neyi hiç unutmuyorsun ona dair?

Arkadaşım ve meslektaşım Hatice Tuncer ile can ciğer idiler, ondan duymuştum adını ilk. Ancak benim ‘an’ım başka, bir gün bir eylemde, kalabalıktan uzaklaşmış, bir taşa oturmuş ve bir sigara yakmıştım. Hopalı bir dostum, yanında da Kazım Koyuncu, oturduğum yere geldiler. Neyse… Tanıştık orada, yanıma oturdular. Kuşkusuz Adanalıyık, lakin ana tarafım Karadenizli, mevzu da haliyle Artvin, Rize oldu. Sonra siyasi mücadele, Karadeniz şarkıları, on beş dakikaya neler sığdırdık neler… Ama benim unutamadığım, gözlerindeki ışık ve dalga dalga yayılan hüzün oldu. İnsana, hayata ve güzel yarınlara hep kafa yoran, çoğu zaman çaresiz kalan insanlara dair bir burukluk idi bu… Keşke şimdi aramızda olsaydı, çünkü umut şimdi daha görünür oldu, belki yeni bir sohbet açardık ama bu kez gerçekten gülümseyerek…