Neşet Ertaş bir dönem için “tek adam” gibi görünüyor. Oysa öncesi var, hem de büyük bir gelenek olarak öncesi. Çok uzak değil, babası Muharrem Ertaş var. Bu geleneğin Neşet Ertaş’la bir şekilde kesilmesi ihtimali de var aslında. Ne düşünüyorsunuz Orta Anadolu müziği hakkında?

Yanlış anımsamıyorsam şayet; Bozlak ustası Muharrem Ertaş’ı dayıları Yusuf ve Bulduk ustalar etkiliyor, o da oğlu Neşet Ertaş ile Hacı Taşan ve Çekiç Ali’yi, onlar da bugün yaşayan tüm bozkır ozanlarını… Saz elden ele, söz dilden dile yayılıyor.  “Türkü Yozgat’ta doğar, Kırşehir’de oyun havası olur, Keskin’de elenir” diye bir söz var, Yozgat Sürmelisi’ni ve haliyle Nida Tüfekçi’yi de unutmamak gerek. Ben geleneğin kesileceğine inanmıyorum, kentli, büyük kentli için türkü, belki bir seçenek olabilir, oysa taşrada soluk almak kadar, zorunluluktur. Gezen bile hisseder, kalan nasıl hissetmesin, bozkır zamanın durduğu yerdir, uzun hava, gökteki yıldızlar gibi havada asılı kalır, ondan kaçamazsın, türkülerle yaşarsın, tekdüze bir hayat vardır ve tek yaşam enerjin odur, onunla yaşamak zorundasın.

Bu müziğin, daha doğrusu bu türkülerde ısrar etmenin bile politik bir tutum olduğunu düşünüyorum ben. Politik olmak gayreti olmadan politik. Bu böyle midir? Nasıl okumak gerekir bazı ısrarları?

Tüm türküleri severim, etnik müzikten asla vazgeçmem, çünkü şarkı ile türkü arasındaki farkı bilirim, bazı şarkıları beğenir ve dinlerim, lakin türkülere taparım. Türkü, sesli, müzikli öykü demektir, ben yaşanmış hikâyelere, acı tatlı öykülere inanır, hatta masallara kanarım. Adanalıyık ya, hemşerim Yılmaz Güney’in, en sevdiği türkü Yenice Yolları, hani “Yenice yolları bükülür gider, zülüf ak gerdana dökülür gider, yiğidin sevdiği güzel olunca, ömrü ardı sıra sökülür gider” der, hah! İşte bu türküler salt öykü de değildir, felsefedir, yaşam rehberidir, kılavuzudur insanımızın, aşkı dillendirebilmek, aşk acısını da katlanabilir kılmak için dayanağıdır. Ne demiş Neşet Baba; “Hakikatte gönül ya dost, bir imiş meğer…” Biz öyküsünü, felsefesini, her şeyini sevdik türkülerin, rehberimiz demişiz, bunda ısrar etmişiz, siyaset ne ki…  “Hayata Dönüş” adlı kanlı kıyımın, 83 saatlik Ümraniye Cezaevi baskınında, yangının ve sinir gazının tam ortasında kalan siyasi mahkumlar, çöktüler oldukları yere, birbirlerine kenetlendiler, ölmeden önce türküler söyleyelim dediler;

“Mahsus mahal dedikleri zindanda

Kalırım kalırım kardeş dostlar yandadır

İki elim kızıl kandadır kanda

Ölürüm ölürüm kardeş aklım sendedir”

İs ve yanık içindeki yüzleri aydınlanmıştı. Devam ettiler türkülere;

“Mahpusun içinde üç ağaç incir

Elimde kelepçe boynumda zincir

Zincir sallandıkça her yanım sancır

Düştüm bir ormana yol belli değil

Oy zulüm zulüm, başımda zulüm

Uzak git ölüm.

Mahpusun içinde mermerden direk

Kimimiz onbeşlik kimimiz kürek

Oy zulüm zulüm, başımda zulüm

Nedir bu halim

İnsanın zulmüne dayanmaz yürek

Yatarım yatarım gün belli değil

Oy zulüm zulüm, başımda zulüm

Uzak git ölüm.

Mahpusun içinde bir ulu çınar

Kırılsın zincirler yıkılsın duvar

Oy zulüm zulüm, başımda zulüm

Uzak git ölüm”

Evet, ısrar ediyorum, türkü çok şeydir.

Neşet Ertaş’ı filmlerde, dizilerde artık daha çok duyuyoruz. Ne oldu da insanlar Neşet Ertaş’a döndü?

Çünkü herkes kamplaşma manyağı olurken, o kamplar üstü kaldı. Ondaki samimiyet, ondaki dinginlik, ondaki şefkat, ondaki anlayış, kavrayış ve duruş, farklı idi, bunu herkes hissetti. İnsanlar birbirlerine sırtlarını dönerken, o herkese kucağını açtı, affedersiniz kıçı kalkanların çağında, mütevazı olmanın ne büyük erdem olduğunu tekrar anımsattı. Neşet Baba, ahir zaman bilgesiydi, sadece göynünün peşine düştü. Jose Marti’nin çok sevdiğim bir sözü vardır, “Onurumla yaşadım, yüzüm güneşe dönük öleceğim” İnsanlar, belki de önce bozkırı sonra tüm memleketi güneş gibi aydınlatan gönül adamına yüzlerini dönmüşlerdir, kim bilir.

En çok dinlediğiniz, ihtiyaç duyduğunuz türküsü hangisidir diye sorsam?

Kesinlikle; Ah Yalan Dünya… Ömrümüzü çalan, gerçek diye bellediğimiz, ancak kocaman bir yalan olan dünyayı anımsatıyor bana… Harbiden hırsa, egoya, her türlü saçmalığa ne gerek var, biz gideceğiz, dünya başkalarına kalacak, sonra onlar da gidecek. Saman alevi tipi mutluluklar, bireysel kurtuluş için çabalayanlar, oysa Edip Cansever, “Gülmek, bir halk gülüyorsa gülmektir” demiş, tek gerçek bu, ötesi zaten hep yalan dünya… Özetle; tek olursak muhtaç kalırız, çok olursak sadece ihtiyaç duyarız.