ALPER TURGUT

 

İşte bir arkadaşımın başına gelmiş, hatta arkadaşımın arkadaşı (meseleden giderek uzaklaşma çabası)… Zaten benim başıma hiçbir şey gelmez, ne varsa arkadaşlar yaşar. Bizler düz insanız, ama arkadaşlar çok karışık, karmakarışık. Utandığı, sıkıldığı, bunaldığı, hani genelin boş boş böbürlendiği, bu sebeple kendinde eksik gördüğü her ne varsa, ondan uzaklaşma, konuyu saptırma, topu başkasına atma. Bu artık bir klasik… Hele çocuklar, onlar bizim biricik yarış atlarımız, besler, hazırlar, koşturur dururuz. Kazanırsa övünç senin, kaybederse arkadaş, komşu da olur, onların ‘başarılı’ çocukları girer devreye. Sonra kendimiz gibi, affedersiniz ‘manyak’ yetiştirdiğimiz çocuktan, gelecekte ‘sayko’ çıkar. Sonra toplum niye bu halde? Elinin körü… Yahu ne anlatıyordum ben, hah! Yeni bir ‘Albüm’ çıkmış, gidin dinleyin, pardon izleyin.

 

Festivallerde çeşitli ödüller kazanan Albüm’ü, Adana’da seyrettim. Sahnede vik vik konuşan sunuculara, hak ettikleri kısa yanıtları verdiği için tarafımdan en önce ‘ukala’ olarak nitelenen, lakin zaman geçince iyi yapmış genç adam dediğim Mehmet Can Mertoğlu, bu ilk filmi, hem yazmış, hem de yönetmiş. Romanya ‘Yeni Dalga’sından öykünmüş gibi, sürekli birileri laflar ediyor, ya bırakın şimdi dalga geçmeyi, eskiyi, yeniyi, mavraya gelin, insanımıza hislerinizi anlatın filme dair, bir avuç çokbilmişin hı hı diyerek kafa sallayacağı iliştirmeleri, itelemeleri terk edin. Albümün kapağına bakmayın, içine bakın, tereciye tere satmayın.

 

Antalya’da yaşayan pek takıntılı memur çiftimiz, çocukları olmayınca erkek evlatlık peşine düşer, seneler geçer, nihayet muratlarına ererler. Gümbürtü sonra başlar, kaçma, dönüşme, geçmişi gömme… Ardından olaylar, olaylar… Memleket insanlarının çevirdiği geyikler, aile halleri, ötekileştirme belası ve yalanlar, yalanlar. Çevredeki insanları geç, evlatlığa, bak sen bizim ‘öz’ çocuğumuzsun demeyi, fotoğraflarla kanırtma, -yanlış oldu- kanıtlama çılgınlığı… Akılda kalıcı açılış sekansıyla birlikte film, seyirciyi içine alıyor, öyküsüne katıyor, şüphesiz. Lakin finale doğru, enerji düşüyor, neyse olur öyle, ilk denemede. Şimdi ne yalan söyleyeyim, hayatımı Antalya’dan, Kayseri’ye taşısam, benim de enerjim, yerlerde sürünür. Sıcaklık biter, her şey üşür. Her neyse… Diyalogların kimi komik, hayli gerçekçi ve iyi yazılmış. Gündelik hayatlarımızın klişelerini ağızlardan dökerek, kâh güldürüp, kâh düşündürerek, amacına hâsıl oluyor. Nice fecaat yapımın arasından, eksik ve gedikleriyle de olsa, ışıl ışıl parlıyor, hakkını yemeyelim.

 

Başrolleri sırtlayan Şebnem Bozoklu ve Murat Kılıç, rollerinin hakkını ziyadesiyle veriyorlar. Onlara destek atan yan karakterlerin bir kısmı da cuk oturmuş filme, eee daha ne olsun? Memlekette memuriyet, gerçeklikten kopalı çok oluyor, hele günümüzde harbi fantastik. Büyülü gerçekçilik olsa, amenna, bu artık tam tekmil bir delilik… Yapıtın, esinlenme, hiciv, kara mizah, bu üçgende hiç olmazsa, edecek kelamı var. İnandırıcılık ekseni kaysa da salla, yüzeysellik memleketi burası, kandırıldık dersin. Boş ver kardeş, sen sinema yolculuğuna devam et, durma, hep anlat. Hem kendine verilmiş tek bir ömrü, başkalarına öykünerek geçirenler, seni eleştirse ne olur, özgünlük öyle kolay bir mecra değil! Sadece inci gibi dize dize geldiğin, ayrıntılarla süslediğin filmini, sona doğru, hızla paket etme, açılışa verdiğin özeni, finalinden esirgeme.