ALPER TURGUT

 

Harry Potter ve Alacakaranlık (Twilight) serisinden sonra, ergen sinemasında doğan büyük boşluğu Açlık Oyunları doldurdu, kuşkusuz. Dörtte final diyecek olan serinin ikinci filmi Açlık Oyunları: Ateşi Yakalamak’ı üç günde 222 bin küsur kişi seyretmiş memleketimizde, film, ABD’de ise üç günde 161 milyon dolar hasılat yapmış. Hay maşallah! Ateşi Yakalamak, zengin ve zalim başkent ile fakir ve mazlum mıntıkalar arasındaki mücadeleyi anlatıyor, her ezen ve ezilen öyküsünde olduğu gibi, isyandan demleniyor, devrim düşü kurduruyor. Başkent, insanlara özgürlüklerini vereyim, artık sömürmeyi sürdürmeyeyim, demiyor elbet, düzeni korumak için hemen mıntıka temizliğine başlıyor, klasik olduğu üzere, zalimce…

 

Haydi, mitolojik kahramanımız ‘ateş hırsızı’ Prometheus’u es geçelim, Ahmed Arif’in deyişiyle “cihanın ilk sevgilisi ve ilk gerillası” Spartaküs’ten bu yana, isyan bir gelenek, isyan bir değişmez seçenektir ve her şeyden öte can bedeli bir emektir, tüm ezilmişlerin, ezilenlerin ve ezilecek olanların cephesinde… Evet, isyan; Yeryüzü daha yaşanılabilir olsun, hayatın yoksullara da gülmesini isteyenlerin asi gırtlaklarından çıkan umut dolu sessiz bir çığlıktır, tereddütsüz.

 

Yani asilik, bir yeniyetme oyunu değildir, son yıllarda tırmanışa geçen Hollywood’un isyan merakı da pek hayra alamet değildir. Kitabı okumadım, ahkâm kesmek istemem, lakin hislerime de güvenirim, heyecan biter, umut ölür, devrim çocuklarını yer, isyan tü kakadır gibi bir finale bağlanır diyedir biricik çekincem… Ha! Diyeceksiniz ki; gerçek hayatta da bu böyle değil midir? Öyledir, ne yazık ki… Gezi’yi iktidar bir yandan, muhalefet bir yandan çekiştirdi, herkes kendi çıkarının, kendi hesabının peşine düştü. Bugün Taksim Meydanı’ndaydım, dünyada bu kadar çirkin, bu kadar beton ve bu kadar insandan ve hayattan uzak bir alan görmedim, hani bir polis, ‘ne yapayım osurayım mı?’ demişti hani, osurmak nedir affedersiniz, sıçılmış resmen meydana…

 

Evet, sen ‘savaşma seviş” dersin, kapitalizm hem savaşı, hem de seksi pazarlar, isyanı ve devrimi bile kullanır, fırsatı asla kaçırmaz, değerleri değersizleştirmek ister ve tüketim çılgınlığına çevirmekte gecikmez. Misal geçen gün Kadıköy’de bir erkek donu gördüm, Gezi’den aparma bir şekilde üzerinde “Bu mal bir harika dostum” yazıyordu. Pek komik değildi, hatta iğrençti. Antalya’da gördüğüm “kırmızılı kadın” çakmakları, her yerde karşıma çıkan Gezi tişörtleri, vs. vs. Piyasa işleri işte, say say bitmez… Che marka ayakkabılar, içkiler filan varken şaşırmamak gerek ya aslında…

 

İsyanın sembolü olan Guy Fawkes, nam-ı diğer “V for Vendetta” maskelerinin, fakirler tarafından seri olarak üretildiğini ve kazananın yine zengin olduğunu söylemeye gerek var mı? Hatta Amazon.com’da hala en çok satan maske unvanını koruyor, ne diyelim, tam tekmil trajikomik…

 

Filme gelecek olursak, bence seri; Harry Potter ve Alacakaranlık’tan çok daha iyi… Ara bölüm olduğu için tempo sorunu yaşanıyor, sendelediği yerde Oscar’lı hanım kızımız Jennifer Lawrence’a top atılıyor, öte yandan görselliğin hakkı ise ziyadesiyle veriliyor. Bazı sahneler, hayli epik, haliyle gaza getiriyor. Aptal kutusu televizyonun karşısında hepimizi esir alan yarışma programlarına gönderme yapması dahi, elbette kayda değer. Kitleleri uyutmak için yarışmalar, harbiden hayati önem taşımaktalar… Kapitalizmin en bayıldığı şeydir yarıştırmak, çünkü kazanma ihtimaliyle senin aklını çelecektir, bundan hiç kuşkun olmasın. Evet, biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar. Başkent, mıntıkaları sömürdükçe oburlaşıyor, hatta burjuvalar yediklerini kusturacak içkiler içiyorlar, diğer nimetleri de mideye indirebilmek, tıka basa doymak için… Mıntıkalar ‘Alaycı Kuş’tan güç olarak isyan ediyorlar, başkentin karşılığı gecikmiyor, şiddeti tırmandırıyor ve can alıyorlar. Haliyle tanıdık geldi, değil mi? İsyan edenler ve muktedirler arasındaki mücadele öyküleri, masal da olsalar, film de olsalar, gerçek de olsalar, her zaman benzeşirler, sorun yok!