ALPER TURGUT

 

Malumunuz, memleket, çoktandır tiyatro sahnesi, bizlere düşen de, ya kanırtan kaba güldürü, ya da affedersiniz boku çıkan absürt komedi… Muhtarlar Akademisi nedir Allah aşkına, hepimiz döndük şaşkına… Cüppeleri giymişler emmiler, sıra sıra dizilmişler, kep de atmışlar, hem de iki kez. Yihhuuu, Hurraaaaa, bla bla… Vay bana, vaylar bana… Ayarlarımız bozuldu, tahammülümüz kayboldu, dengemiz altüst oldu. Yahu arkadaş, akademi zemberekli saat mi, hani kurulunca, tıkır tıkır işleyen, tik tak tik tak eden, şayet hiç dokunmazsan, zamanı durduran, yani öylece duran? Müstehzi gülücükler, tepkisel efektler, türlü türlü espriler de tükendi. Değer ve eder, yitti gitti. Ağırlık, donanım, emek, çaba, bilgili, ilgili, artık hep fasa fiso. Harbiden her şey bu kadar kolay ve bu denli basit mi?

 

Muhtarlar Akademisi değil, elbette asıl önemli olan Panama Belgeleri, lakin ara ki bulasın, dünya bununla çalkalanıyor, ülkemizden yükselen ses, enfes: Tısssss! İşte birkaç mecra, sonrası yine sosyal medya, ötesi körler, sağırlar, birbirini ağırlar, kuşkusuz o kadar. Meşhur en zenginler kulübü TÜSİAD açıklama yapıyor; “Vize anlaşmasının koşulu olan diğer maddeler içinde özellikle yolsuzlukla mücadele programının uygulanması ve Avrupa Konseyi’nin bu alandaki organı Yolsuzluğa Karşı Devletler Grubunun tavsiyelerine uygun yasal düzenlemelerin yapılmasını önemsiyoruz.” Nihohahhha. Pardon! Durduramıyorum kendimi, ahahhahhahha. Ne dedin gülüm, yolsuzluk mu? Panama Belgeleri’nde adı geçenler, Kanarya Sevenler Derneği’nden mi? Benden duymayın ama, sizin bazı arkadaşlar, katakulli yapmışlar, yani öyle diyorlar, şaka da değil valla. Yoksa yoksuluz diye, ağam bizimle eğleniy… Özetle; hepiniz oradaydınız be!

 

Başkanlık filmlerini yazacaktım aslında, sonra mavra yaptığım belli olmaz, mutlaka ironiyi de ciddiye alan olur diyerek vazgeçtim. Biricik ömrümde, yanlış anlaşılmalara doyamadım, ben şahsen bizzat kendim. Yurdum, alınganlık hava dalgasına teslim, ahali yanlış anlamaya zaten meyilli idi, şimdi tam oldu. Her şey düz olsun isteniyor, beyin kıvrımlarına yaraşır, ataklar, slalomlar, manevralar, kendi kendini yormakla, sinirini zıplatmakla eş değer. İşte mühim olan, eyle dümdük.

 

Karmaşa, kargaşa ve şamata tam gaz! Saatlerce televizyon, olmadı bilgisayar veya akıllı cep telefonu… Beyin hücrelerini yok etme heveslisi, programlar, diziler, bilimum şeyler. Ve elbette selfie, hep selfie, her yerde selfie, her zaman selfie… Fotoğraf çekmekten, video yüklemekten, tadını kaçırıyoruz anın, keyif diyoruz anlamsızlığa, sanal paylaşım yoksa, zevk de almıyoruz artık. Kim bilir, belki de modern zamanların goygoyu budur, üstelik hasta ruhlarımıza iyi geliyordur. Bombalar patlıyor arada, çatışmalar sürüyor, sıradanlaştırdığımız gündemimize ölüm haberleri düşüyor, ezberimiz haliyle bozulmuyor, biraz gerçek hayata dönüyoruz ve ardından yine deli bir karikatür tadında, dans ve renk. Ah ulan hain felek!

 

Gelecekten ne beklediklerini sorduğumda, bizim çocuklar, ya hep meyhane ya da sürekli tımarhane, marş marş diyorlar. Yanıtı biliyorum da, iş, aş, maaş bunlar ne olacak sevgili gençler diye yine de soruyorum, hadi abi, naş naş diyorlar. Umut, hani fakirin ekmeği idi, o bile yok, mevcut iktidardan yana olmayınca, yarınlarda… Of ki of, oy ki oy. Aklıma gelmişken, düşük profilli başbakan olmak isteyen bir vekil, bir partili var mıdır, alkolde yüksek promilli değilse şayet! Ne bileyim, tongaya düşmesinin şerefine içebilir, başına gelenleri unutmak için içebilir, bitmeyecek dalgalara göğüs germek için içebilir, bu denklemde seçenek çok, en nihayetinde. Hem ne demişler, sebepsiz içilmez, al sana afili bir neden, zaten devamında, emirleri ikiletmemek için, ne denirse, anında yerine getirmek için, resmen mecalin kalmayacak. Varsa tek adam, ikincisi boş-bakan demeye başlamış bile zevat. Bak sayın aday, bu son şansın, demedi deme, demlenmeden çekilmez, bunca kahır, bunca çile.

 

Batıda vize, doğuda füze derdimize, aynen devam… Batıya sırt çevirelim hay hay, emperyalistlere ve kapitalistlere geçit vermeyelim, gayet güzel! Peki, yönümüzü, yüzümüzü, bize roket atanlara mı çevirelim? Tamam, ölüm sevdalısı bir coğrafyada doğduk, lakin yaşamak güzel şey be! Bari batı gibi, doğu da olmasın, öylece kalalım ortada, kendi kendimize takılalım. Hep savaşmayalım, arada barışalım. Şimdi buna da ciddiyet yükleyen çıkar, evrensel çok saçma, yerel tam bomba sanan filan olur, sonra yol kendi saçını, ayıkla pirincin taşını.

 

Öte yandan sapıklar, tecavüzcüler, tacizciler de fren yapmıyor, hemen her gün kan donduran öyküler dökülüyor insaflı ve vicdanlı gazetelere. Çocuklar, yetişkinlerin iğrenç oyunlarına oyuncak ediliyor. Buraya kadar, içiniz şişti değil mi? Ne yapayım, Tarkan evlenmiş, ondan mı bahsedeyim? Bunca kötü film çekerken, arada birkaçı iyi çıkıyor, fena olanları unutup, övgüler mi düzeyim? Havalar ısınıyor, yaz kapıda, 30 liraya kiraz gördüm manavda, buradan mı yürüyeyim? Suruç katliamından ömür boyu taşıyacağı izlerle kurtulan Doktor Çağla Seven’in “Bir tanıdığım bana ‘Keşke orada olmasaydınız’ demişti. Ben de ‘Orada olmaması gereken ben değildim. Bombacının orada olmaması gerekiyordu” diye başlayan, insanlığımızdan utandıran, içimizi yakan, kavuran sözlerini mi unutayım, unutturayım? Bizim muhalifliğimiz, kişilerle, partilerle, iktidarlarla, elbet sınırlı kalmayacak, sürecek ilelebet, sürecek dünya cennet olana dek. Bakın! Canımız ciğerimiz Pablo Neruda, “Anlatalım” adlı şiirinin sonunu şöyle bağlar; “Neden diyorsunuz şiirlerin, Söz açmaz, düşten yapraktan; Doğduğun yerin, Yüce volkanlarından? Gel de gör: Caddeler kan-revan. Gel de gör: Caddeler kan-revan. Gel de gör: Caddeler kan-revan.” Yani, tüm güzellikler bizi bulsa, iyi şeylerden bahsetmekten zevk duyarım, bilakis.

 

Hah! Unutmadan, bu hafta gösterime giren, Ankara Film Festivali’nde, hak ettiği ödülleri götüren Ana Yurdu’na gidin derim. Dokuz kopyayla vizyon diyor film, ne kadar az! Oysa herkes seyretse, muhafazakârlığın, önyargıların, mahalle baskılarının ışığında, pardon karanlığında, bir erkek için bile yaşamak zorken, memlekette kadın olmak ne demek, bir görse, bir anlasa… Keşke!