ALPER TURGUT

 

Adana ‘Altın Koza’ Film Festivali’nde en iyi yönetmen dâhil dört ödül kazanan “Eylül”, film eleştirmenlerini ikiye bölmüş gibi, bir kısmı yılın en iyi yerli işi filmlerinden biri olarak selamladı, ben ve benim gibi düşünen diğerleri de sevmedi, sevemedi, kısa film olacak şeyi illa uzun diye zorlamayı ve elbette senaryosuzluğun hüzünlü hazanını… Özetle; minimal var ya minimal, senaryoya filan gerek yok ekolünden bir olmamışlık daha. Bir kepçe yalnızlık, bir tutam yabancılaşma, azıcık şehirli denemesi, çokça muğlaklık hissi, hah planı uzun tutalım, diyalogu azaltalım, gına getirdiğimiz, demode iki kadın bir erkek örgüsünü de kattık mı, buyurun film hazır. Yok, yok! Ben tıka basa doydum buna, bünye kaldırmıyor artık, kötü bir şey de yazmayayım diyorum lakin göz var izan var.

 

Eylül, bir ilk film, fotoğrafçılıktan gelme, kısa film de çeken Cemil Ağacıkoğlu, yazdı ve yönetti. Filmin belli başlı rollerini Turgay Aydın (Yusuf), Görkem Yeltan (Aslı), Elena Polyanskaya (Elena), Ayten Uncuoğlu (Aslı’nın Annesi), Mete Dönmezer (Aslı’nın Dayısı) ve Serkan Keskin (Namık) üstlendi. Görkem Yeltan, her ne kadar en iyi kadın oyuncu ödülünü kazansa da, bu bir başrol değil yan rol, üstelik karakterin altı boş, ne hastalığı tam belli, ne de kocasıyla arasındaki soğukluğun nedeni. Sürekli anlatmaya çabaladığımız, sinemamızın durumu için kıymetli bir örnek bu. Çünkü erkek filmlerin yarıştığı, gösterime girdiği, çekildiği ve belki şu saatlerde yenisinin yazıldığı ülke sinemasında, ana merkezde kadın yok, hadi kadın-erkek eşitliği olsun, o da yok, kadın karakterler figürandan hallice, ne yazık ki. Bunun dışında tam Yusuf ile Aslı’nın evliliğini anlamaya çabalarken araya Slav Elena’nın da öyküsünü katılınca, metinde saçmalamalar başlıyor. Senaryoda boşluklar, final desen hüsran, eksik, yarıda kalmış ve bla bla… En iyi kurgu ödülünü aldı bu film, daha neler, ben en iyisi daha fazla kurgulamayayım, pardon kurcalamayayım. Sonuçta; Sevemedim Karagözlüm.

 

WOODY ABİ BİZİ GEÇMİŞE GÖTÜR

 

Woody Allen yaşlandıkça New York’la özdeş, görece sert ve nevi şahsına münhasır öyküleri, yerini Avrupalı denemelere ve yumuşacık masallara bırakır oldu. İşte “Paris’te Geceyarısı” (42. film) ile bizleri 1920’lerin Paris’ine götürüyor, bu bir geçmiş güzellemesi, edebiyatın ve resmin doruk yıllarına saygı gösterisi, hiç kuşkusuz. Picasso, Hemingway, Bunuel, Dali, Man Ray, Scott Fitzgerald… Kimi ararsan var. Günümüzle geçmişi buluşturan, mizah katan, aşk aratan bu Woody hikâyesi, ustanın derinlikli filmlerine alışan bizleri bir parça düş kırıklığına uğratsa dahi, onun üretkenliği, yılmadan bıkmadan sinema yapma hevesi aşkına, her koşulda izlenir bu hafif kaçan film.

ABSÜRT BİR TARİKAT ŞEYSİ

Özgün filmler çekmeyi seven Kevin Smith’in yazıp yönettiği “Şeytanın İni” (Red State), ABD’lilerin dine dair bağnazlığıyla resmen dalgasını geçen absürt bir film. Başrollerini John Goodman, Melissa Leo, Michael Parks ve Michael Angarano’nun üstlendiği bu tarikat parodisi, grup seksten, kilise vari ölüm evine, şeytani ayinlerden Sur borusuna uzanan bir çılgın güzergahta, köktendinciliği, üstelik eğlendirerek makaraya almayı başarıyor. Değişik bir film, orası kesin. Tarantino, “Bu lanet filmi çok sevdim” demiş, abartmış olabilir ama yine de ilginç bir seçenek, belirtelim.